Star (18 Ocak 2014) : Uluslararası sistemde neo-emperyalizm

18 Ocak 2014

“Uluslararası sistemde neo-emperyalizm”

Prof. Dr. Kemal İnat

Batılı ülkelerde herhangi bir gazeteyi eline alıp “dünya” (internationalnews, world, Ausland) sayfalarına bakanlar Suriye, Afganistan, Orta Afrika Cumhuriyeti veya Güney Sudan iç savaşlarında yaşanan yeni katliamları ve Irak, Mısır, Tayland ve Ukrayna gibi ülkelerde yaşanan darbe, iç karışıklık ve çatışmaları anlatan haberlerle karşılaşırlar.

Aynı gazetelerde ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi küresel sistemde önemli ekonomik ağırlığı olan ülkelere ilişkin haberlerin ise, bu ülkelerde yaşanan iç savaşlardan, demokratik yaşamın işleyişine yönelik tehditlerden veya başka ülkelerin ciddi tehdit oluşturan müdahaleci politikalarından değil, François Hollande’ın sevgililerinden, Amerikan Başkanının İran’a yönelik yaptırımlara dair yeni tutumundan, Japonya Başbakanının Afrika gezisi esnasında söz verdiği ekonomik yardımlardan (örnekler New York Times’ın 14 Ocak 2013 tarihli web sayfasından) bahsettiğini görürüz. Bu gazeteleri okuyanlar, çatışmaların hiç eksilmediği ülkelerin vatandaşlarının hiçbir zaman insan onuruna layık bir şekilde yaşayamayacaklarını düşünür, kimileri üzülüp bu ülke halklarına acıyarak bakarlar, fakat neredeyse tamamı bu gördükleri karşısında kendi ülkelerindeki “sürekli istikrardan” gurur duyarlar.

Milli geliri iki trilyon doların üzerindeki ülkelerin (9 ülke) veya kişi başına milli geliri 20.000 doları geçen ülkelerin (39 ülke) yaşadıkları sorunların ekonomik istikrarlarını, sosyal ve siyasal düzenlerini çok fazla sarsmadığı görülmektedir. Almanya ve Fransa’da aşırı şiddet içeren, haftalar ve hatta aylar süren toplumsal olaylar yaşandığı zaman bu olayların ülkenin siyasal sistemini ciddi bir istikrarsızlığa sürükleyeceği ve demokratik seçimler dışında bir iktidar değişikliğine yol açacağı beklenmezken, Ukrayna, Türkiye ve Tayland gibi ülkelerde bu türden toplumsal olaylar ve kitlesel protesto gösterileri yaşandığında birçok kesimin hemen ciddi bir siyasal istikrarsızlık ve bunun sonucunda gelecek köklü bir dönüşüm ve iktidar değişikliği beklentisi içerisine girmesinin nedeni nedir? Hatta çoğu zaman bu beklentiyle yetinilmeyip, beklenen ve arzu edilen bu dönüşümün gerçekleşmesi için çeşitli şekillerde destek verilmesi söz konusu mudur?

Türkiye ABD ve AB ülkelerindeki “karşılıklı dengeli bağımlılık” ilişkisine razı olup başka ülkelerin iç işlerine karışma arayışında olmayan kesimlerle her türlü işbirliğine hazır olmalı. Kendi içişlerine müdahaleyi ve hatta “rafine müdahale yöntemleriyle” hükümeti devirmeyi kendilerine temel hedef olarak gören kirli lobilerin etkisi altındaki kesimlerle mücadelede ise çok sağlam bir duruş içerisinde olmalıdır.

Bu sorulara tatmin edici bir cevap verebilmek ancak uluslararası ilişkiler biliminin önemli inceleme konularından biri olan müdahale kavramının detaylı bir analiziyle mümkün olabilir. Bu yazının sınırları uluslararası ilişkiler teorilerinin uzun uzun açıkladığı bu kavramı bütün boyutlarıyla ele almaya müsaade etmediği için bu konuda bazı kısa tespitler yapmakla yetinip, bu çerçevede Türk iç ve dış politikası açısından ne gibi sonuçlar çıkarılabileceğine bakalım.

Öncelikle tarih, uluslararası sistemdeki daha güçlü aktörlerin kendi çıkarları doğrultusunda gerekli gördükleri zamanlarda kendilerinden daha zayıf aktörlere müdahale örnekleriyle doludur. Bu müdahalelerin türü ve şiddeti zamanın ruhuna göre şekil değiştirmekle birlikte giderek daha rafine bir hale büründükleri ve bunun sonucunda da geniş kitlelerin bu müdahaleleri fark etmelerinin her geçen gün zorlaştığının altını çizmek gerekir. Küreselleşmenin hızla artması sonucu iç-dış politika ayrımının artık neredeyse tamamen ortadan kalktığı günümüzde her ülkenin borsasındaki artış ve düşüşler, faiz oranlarındaki yukarı-aşağı hareketler, dış ticaretine dair gelişmeler başka ülkeleri de daha çok yakından ilgilendirmekte, özellikle küresel güç konumundaki devletler başka ülkelerin kararlarını kendi çıkarları doğrultusunda ve kendi güçleri oranında etkilemeye çalışmaktadırlar. Çıkarlarının boyutu bu yöndeki etkileme çabalarının yoğunluğunu da belirlemektedir. Bazı durumlarda bu çabalar Irak örneğinde olduğu gibi doğrudan askeri müdahaleye varmakta (1991’de BM kararıyla, 2003’de BM kararı olmadan), bazen askeri güç kullanma tehdidi şeklinde kendisini göstermekte (İran), bazen darbeleri teşvik veya destek şeklinde ortaya çıkmakta (Mısır, Türkiye), bazense hedef olarak seçilen ülkelerin sosyo-ekonomik istikrarını hedef alan ekonomik veya toplumsal manipülasyonlara dair değişik adımlardan (Türkiye, Ukrayna, Mısır) oluşmaktadır. Uluslararası ilişkiler literatüründe neo-imperialism ve neo-interventionism başlıkları altında çok geniş bir şekilde incelenen bu müdahalelere özellikle ABD, Rusya, Fransa ve İngiltere’nin uygulamaları çerçevesinde sayısız örnekler göstermek mümkündür.

İkinci olarak uluslararası sistemin etkili devletlerine tekdüze bir yaklaşımla bakmak bizi yanlış sonuçlara sürükleyebilir. Türkiye’de gerek iç politikanın gerekse dış politikanın değişik konularına ilişkin farklı lere sahip siyasi, bürokratik ve sivil aktörler olduğu gibi ABD, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde de bunların dış politikaları konusunda farklı kanaatlere sahip aktörlerin varlığı söz konusudur. Örnek olarak Türkiye’nin AB üyeliği konusunda Almanya’nın tutumunun eski Başbakan Gerhard Schröder ile 2005’ten beri bu ülkeyi yöneten Angela Merkel hükümetleri dönemlerinde birbirine çok zıt pozisyonlar aldığını hatırlayabiliriz.

Uluslararası ilişkilere ilişkin bu genel tespitlerin ardından Türkiye özelinde şu tespitle devam edelim: Türkiye tarihi gerek Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ve gerekse cumhuriyet dönemlerinde küresel güçlerin değişik düzey ve araçlarla müdahale örnekleriyle doludur. Türkiye’nin bu müdahalelerle karşı karşıya kalmasının temel nedeni söz konusu dönemlerde güçsüz bir ülke olması olmuştur. Ekonomik, askeri ve diplomatik gücünün yetersiz olması ve toplumsal istikrardan yoksun olması Türkiye’yi bazı dönemlerde İngiltere ve Fransa’nın, bazen Almanya’nın, bazen Sovyetler Birliği’nin ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ağırlıklı olarak ABD’nin çeşitli şekillerdeki müdahalelerine açık hale getirmiştir.

Batı’nın ekonomik ve askeri üstünlüğünün uluslararası sistemin temel karakteristiğini oluşturduğu son 200 yıllık dönemde Uzakdoğu’da önce Japonya, sonrasında ise Çin’in yaptığı gibi kayda değer bir ekonomik kalkınma ile güçlü ülkelerin müdahalelerine karşı koyacak bir kapasiteye ulaşmak bu bölgedeki Güney Kore, Malezya ve Endonezya gibi ülkelerin yanında Hindistan, Brezilya ve Türkiye’nin temel hedeflerinden biri olmuştur. Ancak Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokratik hayata geçmesinin ardından her on yılda bir darbeye maruz kalması ve bu darbeler dışında da sürekli olarak NATO çerçevesinde aktif olan derin yapıların müdahaleleriyle karşı karşıya kalması bu hedefine ulaşmasının önünde çok büyük bir engel teşkil etmiştir.

Türkiye’nin, bağımsız bir aktör olarak kendi dış politikasını kendi çıkarları doğrultusunda bizzat kendisinin belirlemesi yolundaki adımlarına yönelik bu engelleme çabalarına rağmen son dönemde çok önemli gelişmeler kaydettiği görülmektedir. Ekonomik kapasitenin artırılması konusundaki önemli başarıların yanında uzun yıllar boyunca ihmal edilen askeri açıdan dışa bağımlılığın giderilmesi konusunda da birbiri ardınca girişimler yapılmıştır. Türkiye’nin güvenliğinin dışa bağımlı olmaktan kurtarılması çerçevesinde yalnızca ihtiyaç duyulan silah sistemlerinin Türkiye’de üretilmesi konusunda adımlar atılmakla kalınmamış, aynı zamanda güvenliğin önemli ayaklarından biri olan istihbaratın millileştirilmesi ve gerek Türkiye’nin terör sorununun çözümünde gerekse dış politikanın yürütülmesinde etkili bir aktör olarak kullanılması konusunda da başarılı hamleler yapılmıştır. Şimdi özellikle ekonomik alanda Türkiye’nin atmış olduğu adımlara bakalım.

Ekonomik kalkınma

Öncelikle Türkiye’nin ekonomik kapasitesinin son 30 yılda ve AK Parti döneminde nasıl bir değişim gösterdiğine bakalım. Aşağıdaki tablo, dünyanın ekonomik güç açısından öne çıkan bazı ülkelerinin 1980 yılından 2012’ye kadar Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH)’larındaki değişimi göstermektedir. 1980-2012 yılları arasındaki büyüme rakamları esas alındığında, dünyanın en büyük 25 ekonomisi arasında (tabloda bu 25 ülkenin tamamı gösterilmemiştir) Türkiye’nin 11,6 katlık artışla en fazla büyüyen üçüncü ülke olduğu görülmektedir. 1980 yılında 68 milyar dolar olan GSYH’sını 2012 yılında 789 milyar dolara çıkaran Türkiye’nin bu başarısı Çin ve Güney Kore’nin büyüme rakamlarının gerisinde kalsa da dünyanın en büyük 25 ekonomisi arasında yer alan diğer 22 ülkeden daha fazla olmuştur. Bu ekonomik performansıyla Türkiye söz konusu süre içerisinde ABD ve Japonya’dan iki kat, Almanya ve Fransa’dan ise üç kat daha fazla büyüyerek bu ülkelerle arasındaki aşırı ekonomik kapasite farkını bir miktar azaltmıştır. Ayrıca Türkiye bu büyüme rakamlarıyla 1980 yılında dünyanın 21. büyük ekonomisi iken 2012 yılında 17. büyük ekonomi konumuna yükselmiştir.

Türkiye’nin ekonomik performansında yaşanan bu önemli gelişmede AK Parti döneminin payı incelendiğinde ise, AK Parti’nin iktidar olduğu 2002-2012 yılları arasında ekonomik büyümenin diğer onyıllarla karşılaştırıldığında çok belirgin bir şekilde öne çıktığı görülmektedir. Türkiye ekonomisi 1980-1990 döneminde yaklaşık olarak 2,2 kat, 1990-2000 arası dönemde 1,7 kat büyürken, 2002-2012 arasında 3,4 kat büyümüştür. Bu rakamlarla Türkiye ekonomisi ABD, Almanya, Japonya ve Fransa gibi sanayileşmiş ülkelerden 2 kattan daha fazla büyürken, Brezilya ve Hindistan gibi yükselen ekonomilerle yaklaşık aynı oranları yakalamış, ancak Rusya ve Çin gibi ülkelerin ise gerisinde kalmıştır.

Türkiye’nin son 10 yılı

Şimdi de Türkiye’nin GSYH rakamlarıyla gelişmiş bazı ülkelerin GSYH göstergeleri arasındaki oransal ilişkinin 1980-2012 arasında nasıl değişim gösterdiğine bakalım. Aşağıdaki tablodaki veriler incelendiğinde, Türkiye’nin bu 32 yıllık süre içerisinde Japonya, Almanya ve Fransa gibi ülkelerle arasındaki farkı ciddi miktarlarda azalttığı, artık İsviçre gibi ülkelerden daha fazla üretim yaptığı görülmektedir. ABD ile aradaki farkın da 40 kattan yaklaşık 20 kata kadar indirilmesine rağmen halen bu ülkeyle Türkiye arasında çok ciddi bir ekonomik güç uçurumunun bulunduğuna da dikkat çekmek gerekir. ABD’nin nüfusunun Türkiye’nin yaklaşık 4,5 katı büyüklüğünde olduğu ve bu ülkenin ekonomik göstergeleri ile diğer bütün ülkelerin verileri arasında da çok büyük farklar olduğu hatırlanırsa ABD ile Türkiye arasındaki GSYH rakamları arasındaki farkın bir ölçüde anlaşılabilir olduğu söylenebilir.

İncelenen bütün bu ekonomik göstergeler Türkiye’nin artık 1980 yılından çok daha fazla imkan ve kapasiteye sahip bir ülke olduğunu göstermektedir. 1980 yılında, bugün hala dünyanın önemli küresel güçleri arasında yer alan Fransa’nın ancak onda biri kadar üretim yapabilen Türkiye, 2012 yılında artık Fransa’nın yaklaşık üçte biri kadar üretim yapabilen bir ülke konumuna gelmiştir. Satın alma Gücü Paritesine göre GSYH rakamları açısından bakıldığında (2.370 milyar dolar Fransa, 1.350 milyar dolar Türkiye) aradaki bu fark iki katın bile altına düştüğü görülür.

GSYH’sındaki bu artış Türkiye’nin askeri ve diplomatik imkanlarını da genişletmiştir. Askeri alandaki dışa bağımlılığın ortadan kaldırılması için Türkiye’nin son dönemde kendi tankını, savaş helikopterini,askeri eğitim uçağını ve insansız hava aracını üretme konusunda önemli aşamalar kat ettiği ve kendi savaş uçağını üretme konusunda da girişimlere başladığı görülmektedir. Bunların yanında, dışarıdan temin ettiği silah sistemlerini de artık üretim teknolojisi ile birlikte satın almak suretiyle kendisinin bu silahları geliştirip bu alandaki bağımlılıklarını da ortadan kaldırma yönünde bir çaba söz konusudur ki, bunun bazı ülkelerdeki etkili lobileri ciddi şekilde rahatsız ettiği görülmektedir.

Gerek ekonomik gerekse askeri alandaki bu kazanımlar Türkiye’yi 2000’li yıllardan önceki dönemlerdeki kadar kolay müdahale edilebilen bir ülke olmaktan çıkarmıştır, ancak henüz Fransa ve Almanya gibi dışarıdan manipülasyonlara karşı çok korunaklı bir ülke konumuna getirmemiştir. Bu ülkeler kadar korunaklı bir konuma gelmek için onlar gibi, Türkiye’nin GSYH’sının da 2 trilyon doları geçmesi gerekmektedir. AK Parti’nin 2002-2012 arasında Türkiye’nin GSYH’sını 3,4 kat artırdığı düşünülürse gelecek 10 yılda gerçekleştirilebilecek benzer bir artış GSYH’sını 2 trilyon doların üzerine çıkarabilecek ve bu da Türkiye’yi güvenli sulara taşıyabilecektir.

Ancak güvenli sularda demirlemiş kendine güvenen bir Türkiye’nin dış politikasında izlediği yolun birçok ülkedeki farklı kesimleri rahatsız etme potansiyeli de çok büyüktür. Dalgalı sularda seyrederken yardıma ihtiyaç duyduğu için kendisine yapılan dayatmaları, çoğu zaman kendi ulusal çıkarları aleyhine de olsa kabul etmek ve ona göre politikalar geliştirmek zorunda kalan Türkiye’nin, daha güvenli sularda kendi çıkarlarını önceleyen politikalarından rahatsız olan bu çevrelerin Türkiye’yi alışageldikleri sulara geri döndürme yönünde çaba sarf etmeleri uluslararası sistemin güç politikası ağırlıklı yapısının doğası gereğidir. Bunun için de müdahalenin, yukarıda değinilen değişik yöntemlerine başvurulabilmektedir. Bu noktada iki husus önem kazanmaktadır:

Uluslararası sistem rahatsız

1-Türkiye’nin izlediği politikalardan rahatsız olabilecek uluslararası sistemin değişik aktörlerinden gelebilecek her türlü müdahale ve manipülasyon girişimlerine karşı hazırlıklı olmak gerekir. Bu konuda Türkiye’nin özellikle ekonomik kapasitesinde son yıllarda yaşanan büyük artış Türkiye’yi geçmişe göre daha korunaklı hale getirmiştir, ancak halen daha bu açıdan eksiklikler ve riskler söz konusudur.

Yukarıda değinildiği gibi, uluslararası sistemin etkili devletlerine tekdüze bir yaklaşımla bakmak yanlışlığına düşmemek gerekir. Gerek ABD’de gerekse AB ülkelerinde Türkiye konusunda farklı görüşlere sahip kesimlerin bulunduğu unutulmamalıdır. Bu ülkelerde, İslamofobi temelli bakış açılarıyla Türkiye’deki AK Parti hükümetini Batı dünyası için bir tehdit olarak görüp yıkılması için ellerinden geleni yapanlar olduğu gibi, Türkiye’nin bu dönemde demokrasisini konsolide etmek suretiyle güvenli bir partnere dönüştüğünü düşünenler de vardır. Birinci kesim Türkiye’nin başında, geçmişte alıştıkları gibi, sürekli yönlendirebilecekleri bir hükümet görmek isterken, ikinci kesim artık uluslararası sistemde karşılıklı bağımlılıkların var olduğunu ve aktörler arasında kurulacak “karşılıklı dengeli bağımlılık” ilişkisinin bütün tarafların yararına olacak sonuçlar doğuracağını düşünmektedirler.

Türkiye bu ülkelerdeki, “karşılıklı dengeli bağımlılık” ilişkisine razı olup başka ülkelerin iç işlerine karışma arayışında olmayan kesimlerle her türlü işbirliğine hazır olurken, kendi içişlerine müdahaleyi ve hatta “rafine müdahale yöntemleriyle” hükümeti devirmeyi kendilerine temel hedef olarak gören kirli lobilerin etkisi altındaki kesimlerle mücadelede ise çok sağlam bir duruş içerisinde olmalıdır. Yoksa 10 yıl içerisinde büyük çabalarla elde edilen kazanımlar kısa bir süre içinde kaybolup gider ve Türkiye’nin Almanya ve Fransa gibi ülkelerin bulunduğu güvenli sulara ulaşması iyice zorlaşır.

 

Star – 18 Ocak 2014

Yazıyı Star’ın web sayfasından okumak için tıklayınız..

 

5 kez görüntülendi.
18 Ocak 2014 - 12:19