Muhafazakârlık Eskiyle Olan Bağımızı Kopardı

18 Aralık 2015

Türk modernleşmesinin muhafazakâr bir modernleşme olarak doğduğunu söyleyen Doç. Dr. Bünyamin Bezci, “Biz pratik ve teknik olarak Batıdan geri kaldık ama adab-ı muaşeret, yani medeniyet açısından Batıdan üstünüz. Batıdan üstün olmadığımızı İkinci Mahmut döneminde kabul ettik. Muhafazakârlık bir anlamda eskiyle olan bağı koparttı. Aslında adab-ı muaşeret en temel, en kritik kavramdır. Batının adab-ı muaşeretinin bizimkinden daha üstün olduğunu ne zaman anlamaya başladık sorusunu sormalıyız” dedi.

Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Doç. Dr. Bünyamin Bezci, Türk modernleşmesi bağlamında muhafazakârlık ile modernlik ilişkisini değerlendirdi. Değerleri, var olanı, geleneği korumak gibi anlamlara gelen “muhafazakârlık” kavramının çoğu zaman dindarlıkla eşdeğer görüldüğünü ifade eden Doç. Dr. Bünyamin Bezci, “Muhafazakârlıkla dindarlık örtüşüyormuş gibi gelebilir. Ancak muhafazakârlık siyaset teorisiyle uğraşanlar için bir dindarlık, sadece dindar değerleri korumak değildir. Muhafazakârlığın dindarlıktan daha çok dinin kültürel boyutuyla ilişkisi vardır” dedi.

Her muhafazakâr dindar değildir

Muhafazakârlığın dindarlıkla çoğu zaman sosyolojik olarak ilişkilendirildiğine işaret eden Bezci, “Temelde muhafazakârlık kadim geleneği korumakmış gibi düşünülür ama bu kadim geleneği korumanın içinde aslında bir tepki de vardır. Değerlerini korumaya çalışan veya değerleriyle alakalı bir derdi olan herkes muhafazakârdır. Birçok değişimci, dönüşümcü unsur da zamanla yerleştikçe yerleşen değerlerini korumaya çalıştıkça daha muhafazakârlaşmaktadır. Her dindarın muhafazakâr olduğunu söyleyemeyiz. Muhafazakârlık yaşanan dini korumaya çalışır” diye konuştu.

Muhafazakârlık geleneği çağırır

Muhafazakârlık dendiğinde sadece dini muhafazakârlığın anlaşılmaması gerektiğini, sosyolojik muhafazakârlık, komünist muhafazakârlık gibi kavramlardan da bahsedilebileceğini ifade eden Bezci, değerleri en çok din olgusunun belirlediği için dindarlıkla muhafazakârlığın çoğu zaman örtüştüğünü söyledi. Bezci, “Muhafazakârlık bir taraftan kadim gelenek savunusudur ama bir taraftan da modernizm bağlamındaki toplumsal değişime tepkidir. Hızlı değişim isteğine karşı yukarıdan aşağı toplumu değiştirme tarzına karşı oluşmuş bir tepkidir. Eski kadim geleneği öncelemektedir. Onu bir şekilde geri çağırmaktadır. Muhafazakârlık eskiden beri var olan bir düşünce tarzı ve ideoloji olmaktan daha ziyade, son 200-300 yıldan beri sanayi devrimiyle, Fransız devrimiyle ve tabi ki işçi devrimleriyle birlikte, değişen toplumsala tepki olarak aslında ortaya çıkmış bir düşünce tarzı olduğunu söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

Kimlikleri din belirledi

1980’li yıllardan sonra yükselişe geçen muhafazakârlık sürecini devlet, toplum ve piyasa ilişkisi açısından değerlendiren Bezci, şöyle devam etti: “Devletle dinin birlikteliğinin yerini aslında piyasayla devlet, toplumla devlet birlikteliği aldı. Ama 80’lerden sonra devletler artık bir şekilde yüklendiği görevleri yürütemez oldu. Biz buna aslında ‘refah devleti’ diyoruz. Refah devleti, Osmanlı toplumunda vakıfların yaptığı gibi her şeyi devletin yaptığı ve devletten beklendiği bir biçim. 70’lerde bu kanal tıkanmıştı. Ama 90’lı yıllardan itibaren bütün dünyada devletin yüklerini sadece topluma ve piyasaya boşaltması, insanların değerler dünyasında bir anlam ifade etmemeye başladı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra parçalı kimlikler, siyasi olarak taraflıklar söz konusu oldu. Oysa ne piyasa ne de toplum bize o anlamda kimlik kazandırmıyordu. İnsanlara din, dil, milliyet gibi unsurlar kimlik kazandırır. Bu süreçte din neredeyse kapitalizmin dördüncü ayağı olarak işin içine girmeye başladı.”

Bu süreçte göç eden insanların kendini muhafaza etme adına dine yaklaşmasının ya da diğer kültürel değerlerine daha fazla sahip çıkmasının evrensel bir olgu olduğunu ifade eden Doç. Dr. Bezci, “70’li yıllarda Avrupa’ya göç eden Türkler, aslında buraya gelmiş olmalarıyla birlikte köklerinden koptular. Bu nedenle dindarlığa tekrar döndüler. Ancak bundan daha önce dindar değillerdi anlamı çıkarılmamalı. Sadece dindar görünüme tekrar geri döndüler. Bu aslında yurt içi göçlerde de görünen bir şey. Bir şekilde toplum içinde kaybolma telaşı yaşadığımız zaman ilk sarılacağımız kimlik dini kimlikler. Bu nedenle din ile muhafazakârlık çok örtüşüyormuş gibi geliyor” şeklinde konuştu.

Medeniyet açısından Batıdan üstünüz

Bezci, Türk modernleşmesinin ‘muhafazakâr’ bir modernleşme olup olmadığı sorusuna ise şu yanıtı verdi:

“Modernleşmeyi aslında muhafazakâr bir modernleşme olan Lale devrinden başlatmalıyız. Lale devrinde şiir, sanat ve hatta lalenin yüceltilmesi vardır. Ancak geriye dönüp baktığımızda bu dönemin bazı uygulamalarını çok saçma ve israf olarak görüyoruz. Bir lale soğanına beş kese altın verilmesi bize saçma geliyor. Ama Van Gogh’un ayçiçeği tarlalarını resmettiği eserine beş milyon dolar verilmesi bize hiç saçma gelmiyor. Muhafazakârca bir modernleşmeden bahsedersek, bu dönemde Fransa’ya giden ilk büyükelçi Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin sözlerini ele alabiliriz. Büyükelçi, Fransız halkının adab-ı muaşeret açısından ne kadar geri olduğunu bize anlatır. Biz pratik ve teknik olarak Batıdan geri kaldık ama adab-ı muaşeret, yani medeniyet açısından Batıdan üstünüz. Batıdan üstün olmadığımızı İkinci Mahmut döneminde kabul ettik. Muhafazakârlık bir anlamda eskiyle olan bağı koparttı. Aslında adab-ı muaşeret en temel, en kritik kavramdır. Batının adab-ı muaşeretinin bizimkinden daha üstün olduğunu ne zaman anlamaya başladık sorusunu sormalıyız.”

Kültürel muhafazakârlık

Muhafazakârlığın değişimine ilişkin ise Türkiye’deki muhafazakârlığın değişime kapalı görüldüğünü belirten Bezci, sözlerini şöyle sürdürdü: “İslamcılığı dışarıda tutarsak, muhafazakârlık dediğimiz şey Türkiye’de var. Muhafazakârlık, hayatın getirdikleriyle birlikte dönüşmektir. Bu anlamıyla muhafazakârlık, İslam’ın bir şekilde kültürelleşmesidir. Batıdaki Hıristiyan demokratlara bakarsanız, içimizden birilerini bulabilirsiniz. Bir Hıristiyan demokrat hiç dindar olmayabilir. Hayatında hiç kiliseye gitmemiş ya da Hıristiyanlığa inanmıyor da olabilir. Ama onun için Hıristiyan olmak kültürel bir değer olarak anlamlı olabilir. Bütün politik ve kültürel çerçevesini Hıristiyanlık üzerinden kurgulayabilir. Biz ise bu tarafa doğru eğrilebilir miyiz, bu kadar değişebilir miyiz? Bakıp göreceğiz.”

Geleneğin taklit edilerek canlı tutulmaya çalışıldığını, ancak geleneğin içindeki ahlak anlayışının görülmediğini ifade eden Bezci, bunun sebebinin ise ahlak anlayışının kaynağıyla ilgili olduğunu söyledi. Bezci, bu anlamda ahlak anlayışını içeren değerler sisteminin kaynağının ise din olduğunun rahat bir şekilde söylenebileceğini kaydetti.

17/11/2015 – ST

6 kez görüntülendi.
18 Aralık 2015 - 10:19