Yeni Türkiye’de Eski Korkular

07 Şubat 2016

Dr. Aydın Aktay – Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü

Her ne kadar Türkiye eski Türkiye değilse de zihinlerinde eski devletin oluşturduğu tahribatın izleri fobiye dönüşmüş bir kitle var. Devletin kirli özgeçmişinin beslediği korkularla oluşan toplumsal tepki giderek psikotik hastalıklar kategorisine evrilecek bir mahiyet aldı.

Türkiye, eski Türkiye değil… İnsan haklarına saygı, hukukun üstünlüğünün merkeze taşınması, eşit vatandaşlık bilincinin yaygınlaştırılması, birey hak ve özgürlükleri konusunda bir hayli mesafe alınmıştır ve alınacaktır da…

Bu değişimin aktörleri başta Ak Parti olmak üzere değişik STK’lar olmuştur. Eski vesayet odaklarının nüfuzlarının ellerinden alınması veya geriletilmesi ve askeri, bürokratik, siyasi, ekonomik çeşitli vesayet çevrelerinin yeni Türkiye’de etkinlik alanlarının zayıflatılması, yeni Türkiye’nin bu dönüşümünün başlıca sebepleridir.

Her ne kadar Türkiye eski Türkiye, devlet eski devlet değilse de eski devlet işleyişine alışmış, onu bilen çok ciddi bir demografik kalabalık da yok değil. Bu çevrelerin bilinçaltında, eski Türkiye ya da eski devletin oluşturduğu tahribatın izleri olan fobileri mevcut. Devlet denilince bu insanlar ve çocuklarının aklına halen, Diyarbakır Cezaevi’nde dağa teşvik eden işkenceciler, köyleri yakarak pislik yedirenler, beyaz Toros’lara bindirilip ortadan kaybolanlar ve faili meçhullerden oluşan bir derinlik çukuru geliyor…

Eski tüfek solcuların ve dağ kadrosunun çizdikleri ve gündemde tuttukları bu devlet görüntüsünü, bu insanların zihinlerinden ve algı dünyasından silmedikçe yeni Türkiye’nin geldiğine ikna olamayacaklardır.

Devletin özgeçmişi

Bugün, gündemi meşgul eden meşhur bildiriye imza atan çoğu akademisyen ya da onlara destek sunan sanat çevresinin kafasında da devlet, çocuk öldüren, kıyım yapan bir imaja sahip… Gerçekte devletin, İttihat ve Terakki’den bu yana böylesi bir özgeçmişi, kanlı bir sabıkası vardır. Derin devletin, Menemen olayı, Şeyh Sait kalkışması, Dersim olayları, darbe süreçlerinde sağ-sol olayları üzerindeki etkileri ve 28 Şubat performansı bunun örnekleridir. Bu özgeçmişle, eski devlet anlayışının beslediği korkularla ortaya çıkan toplumsal tepki giderek psikotik hastalıklar kategorisine evrilecek mahiyettedir. İmza bildirisi de bir manik tepki olarak okunabilir hatta Gezi olayları da bu minvalde değerlendirilebilir. Aslında, hastalık kategorisinde değerlendirilecek ve tepki gösterilecek bir organizasyonun aktörlerine sağlıklı adam muamelesi göstermek de tedavinin hiçbir şekilde düşünülmeyeceği, geri adımı olmayan bir sürece doğru ülkeyi itiyor…

Bu imza organizasyonu, bugün PKK eliyle Doğu’da gerçekleştirilen terör ya da isyan hareketinin devlet tarafından düzenlenen operasyonlarla bastırılması sırasında mevcut devletin, eski Türkiye’nin ya da eski devletin refleksleriyle davranma endişesi olarak okunamaz mı acaba?

O Türkiye geride kaldı

Aslında metne imza atan ve devleti kıyımla çocukları öldürmekle suçlayanların devleti eskidi, ortadan kalktı, yenisi geldi ve herkese barış, huzur temin etmeye çalışıyor. Sıkıntı şurada ki bu akademisyenler ve sanatçılar grubu kendi kültürel çevrelerinde yaşadıkları fanus içinde sürekli eski Türkiye’yi ve eski devleti yaşatıyor. Bu yüzden devletten nefret ediyorlar. Bu durum olası bir uzlaşmanın ve barışın da önünü tıkamaktadır. Kürt sorununun çözüm süreci içinde de şahin kanadı temsil eden etkin isimler açısından  durum hep böyle idi ve bu durum süreci tıkanma noktasına taşımıştı.

Birilerinin -belki Akil İnsanlar Heyeti benzeri bir girişim- duruma el atması gerekmektedir. Bu gruplara, heyetler halinde ikna turları düzenlenmeli, rehabilite şansı tanınmalıdır. Eski kabuslar ve korkuları aşmaları konusunda bir sağaltım sistemi kurulmalıdır. Çünkü, giderek meczupluk sadece bu dar, marjinal çevrelerde bir alt kültür olarak kalmaz, yaygın ve ülkede başat bir kültür halini alır.

Yeni Türkiye’nin ya da devletin aktörlerinin de her sövgü ve itirazı üzerine alınması gerekmiyor. Bu kadar aşırı alınganlık potansiyel paranoya yüklüdür ki yeni devleti, eski Türkiye’nin meczup, paranoyak hallerine dönüştürür.

Delilerle uğraşmak zor değil

Sonuç olarak delilerle uğraşmak aslında o kadar zor da değildir. Her işin ustasına yaptığı iş kolay gelir. Akıl hastanesinden kaçan delileri toplama hikayesi buna güzel bir örnektir. 1960’lı yıllarda Elazığ akıl hastanesinden 423 deli kaçar. Elazığ’ın cadde ve sokaklarına dağılırlar. O zamanın ünlü doktoru ve hastanenin baş hekimi Koray Bey’e “Doktor bey ne yapalım?” diye sorarlar. Koray Bey : “Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin” der. Doktor önde, birkaç personeli arkasında trencilik oyunu oynayarak Elazığ’ın sokaklarında dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girer vagon olur. Hastaneye geldiklerinde sayı 1128 kişidir. (Şaka gibi ama gerçek bir hikayedir.)

Kıssadan Hisse: Koray Çalışkan öncülüğünde açılan imza bildirisine okumadan imza attıklarını söyleyen akademisyenlerin hali pürmelali, düdük sesine çok teşne olmaları ve her tuzum var diyene hıyarıyla koşmalarıdır…

Star Gazetesi – 06.02.2016

10.02.2016 – YC

3 kez görüntülendi.
07 Şubat 2016 - 11:10