Yeni Kimliğimiz Mikrobiyota

10 Mayıs 2018

Sakarya Üniversitesi Sağlıkta Bilişim – Teknoloji ve İnovasyon Araştırmaları Topluluğu (BİLTEKİN) ve Deneysel, Biyoteknolojik ve Stratejik Sağlık Araştırmaları Derneği (BİOSAD) tarafından “Mikrobiyota, Probiyotikler ve Akılcı Beslenme Sempozyumu” düzenlendi.

SAÜ Kültür ve Kongre Merkezinde 9 Mayıs’ta gerçekleşen sempozyuma sağlık alanında farklı üniversite ve merkezlerden 100’e yakın akademisyen katıldı. Sempozyumda alanında yetkin isimlerin yaptığı sunumlar ile mikrobiyota, probiyotikler ve akılcı beslenme konuları farklı yönlerinden değerlendirildi.

Çalıştay başkanı Prof. Dr. Mustafa Altındiş’in açılış konuşmasının ardından başkanlığını Prof. Dr. Nurettin Cengiz’in yaptığı birinci oturuma geçildi. Bu oturumda Prof. Dr. Mustafa Altındiş “Mikrobiyota ve Geleceği”, Prof. Dr. Mehmet Köroğlu “Mikrobiyotada Örnek Alımı” ile İstinye Üniversitesinden Dr. Öğr. Üyesi Filiz Yarımcan “Mikrobiyotada Araştırma Yöntemleri ve Yeni Nesil Sekans Sistemi (İstinye Deneyimi)” konularında sunum yaptı.

Oturum başkanlığını Prof. Dr. Süleyman Kaleli’nin yaptığı ikinci oturumda; Acıbadem Sağlık Grubundan Uz. Dr. Rahmi Tuna Tekin “Yaşamın Erken Döneminde Bağırsak Mikrobiyotası ve Sonraki Dönemlere Etkileri”, Sağlık Bilimleri Üniversitesinden Dr. Öğr. Üyesi Rabia Güney “Anne Sütü ve Mikrobiyota”, Dr. Öğr. Üyesi Doğukan Yılmaz “Oral Mikrobiyota”, Medical Park Hastanesinden Doç. Dr. Gülfem Ece “Çevresel Faktörler ve Mikrobiyota” ve Yıldırım Beyazıt Üniversitesinden Doç. Dr. Tuba Dal “Yaşlılıkta Mikrobiyota” konularında sunumlarını gerçekleştirdi.

Oturum başkanlığını Prof. Dr. Mustafa Altındiş’in yaptığı üçüncü oturumda; Doç. Dr. Ahmet Tarık Eminler “İrritabl Bağırsak Sendromunda Probiyotiklerin Kullanımı”, Prof. Dr. Öner Özdemir “Alerjik Hastalıkların Önlenim ve Tedavisinde Probiyotikler”, Dr. Öğr. Üyesi Aybala Neslihan Alagöz “Alzheimer ve Parkinson Başlığında Nörodejeneratif Hastalıklarda Mikrobiyota ve Probiyotikler” ile Dr. Öğr. Üyesi Hilal Uslu Yuvacı “Jinekoloji ve Obstetride Probiyotiklerin Kullanımı” konularında sunum yaptı.

Hacettepe Üniversitesinden Doç. Dr. Zehra Büyüktuncer Demirel başkanlığında gerçekleştirilen dördüncü oturumda; Acıbadem Sağlık Grubundan Prof. Dr. Murat Baş “Bağırsak Mikrobiyotası ve Prebiyotikler&Probiyotikler”, Hacettepe Üniversitesinden Doç. Dr. Zehra Büyüktuncer Demirel “Beslenme Modellerinin Mikrobiyotaya Etkisi”, Gazi Üniversitesinden Prof. Dr. Efsun Karabudak “Fermente Besinler Ne Kadar Probiyotikler?” ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesinden Uzm. Dyt. Ezgi Bellikçi Koyu “Metabolik Sendromun Tedavisinde Probiyotiklerin Yeri Olabilir mi?” konularında sunularını gerçekleştirdi.

Oturum başkanlığını Prof. Dr. Hasan Çetin Ekerbiçer ve Doç. Dr. Selma Altındiş’in yaptığı beşinci oturumda; Sağlık Bilimleri Üniversitesinden Prof. Dr. Fatih Gültekin “Gıda Katkı Maddeleri ve Mikrobiyota”, Dr. Öğr. Üyesi Bahar Sevimli Dikicier “Dermatolojik Hastalıklarda Probiyotiklerin Kullanımı”, Arş. Gör. Kerem Yılmaz “Alkol ve Mikrobiyota”, Dr. Rıdvan Karagöz “Aile Hekimliğinde Probiyotik Pratiği”, Gazi Üniversitesinden Doç. Dr. Sezercan Bektaş “Uluslararası Hukuki Düzenlenmelerin Mikrobiyota Çalışmalarına Etkileri” ve Doç. Dr. Suzan Öztürk Yılmaz “Gıdalarda Probiyotik Bakteriler ve Bunların İzolasyonu, Tanılanması” konularında sunularını gerçekleştirdi.

Konuşmacıların bilgi ve deneyimlerinin paylaşıldığı sunularda katılımcılardan gelen sorulara yanıtlar arandı.

Mikrobiyota, probiyotikler ve akılcı beslenme nedir?

Günümüzde, tıp alanındaki gelişmeler sağlıklı yaşamın doğumla birlikte oluşmaya başlayan ve bizim mikrobiyotamızı oluşturan flora elemanı mikroorganizmalarla çok yakından ilgili olduğuna işaret etmektedir. Güncel araştırmalar doğrultusunda yeni bir organ gibi değerlendirilmeye başlanan mikrobiyota, pek çok hastalık üzerine olan etkileri bakımından araştırılmaya devam edilmekte, sorulara yanıtlar aranmaktadır. Bağırsak mikrobiyotası araştırmalarında ilk bulgular, konunun tıpta birçok hastalığın tanı ve tedavisinde yer alacağı şeklinde olmuştur. Yapılan çalışmalarda bazı kanserler, inflamatuvar bağırsak hastalıkları, bazı nörolojik hastalıklar, diabetes mellitus, astım, vb. birçok kronik hastalığın mikrobiyota ile ilgili olduğu görülmektedir. Doğumla birlikte oluşmaya başlayan bağırsak mikrobiyotamızda doğum şeklimiz etkili olabilmektedir. Normal doğumda annenin doğum kanalındaki yararlı bakteriler bebeğin bağırsaklarına yerleşirken, sezeryen doğumda doktorun, hemşirenin elindeki hatta hastane ortamındaki bakteriler, bebeklerin bağırsaklarına yerleşebilmektedir.

Anne sütü ve sonrasındaki beslenme tarzı da mikrobiyota üzerinde oldukça etkilidir. Anne sütü bağırsaklardaki yararlı bakterilerin (probiyotikler) artışını sağlayacak prebiyotik denilen maddeleri içermektedir. Ek gıdalara başlanması ile bağırsak bakteri yapısı olgunlaşıp şekillenerek hayat boyu oluşacak şeklini tamamlar. Bu dönemde akılcı şekilde beslenerek alınan prebiyotikler ya da probiyotikler bazı hastalıkların tedavisinde yararlı olabileceğinin yanı sıra kullanılan antibiyotikler bağırsak mikrobiyotasında kalıcı hasar bırakarak, çocuklarda obezite, inflamatuvar bağırsak hastalıkları, otizm, alerjik hastalıklar, öğrenme bozuklukları gibi birçok soruna neden olabilir. Erişkinlerdeki bağırsak mikrobiyotası bozuklukları da benzer şekilde birçok kronik rahatsızlığa neden olabilir.

Mikrobiota ve probiyotiklerin sağlık ve hastalıklar üzerindeki etkisi artık bilinse de pek çok soruya cevap aranmaktadır. Geçmiş 20 yıl genetik çağı iken gelecek 20 yılın mikrobiyota çalışmaları olması muhtemeldir. Türkiye bu konuda henüz start alamamış olsa da bu alanın ülkemiz için farklı bir önemi vardır. Hızla değişmekle birlikte, halen beslenme alışkanlığımız batı ülkelerinden farklıdır. Bu nedenle kendimize özgü bir bağırsak bakteri yapımız olması muhtemeldir. Bu konu üzerinde yapılacak çalışmalarla, bize özel tanı ve tedavi yöntemleri geliştirilebilir. Tıbbın çok önemli güncel alanlarından olan mikrobiyota ve prebiyotikler ile ilgili son bilgilerin, deneyimlerin ve gelinen noktanın farklı uzmanlık alanlarda görev yapan akademisyenler tarafından aktarıldığı sempozyumda; Türkiye’de neler yapılabilir ve kimler ne şekilde rol alır, nasıl çalışılmalı konularında paylaşımlar ve planlamalar yapılmaya çalışıldı. Bu önemli alanda geri kalınmaması ve gelişmelere ayak uydurulması için gelecekte ülkemizde daha fazla bilim insanının bir araya gelerek bu konuya eğilmesine büyük ihtiyaç duyulmaktadır.

Miktobiyota insanda bulunan mikroorganizmaların tümüdür. İnsan bedenindeki hüclerelerin %90’ı mikrobiyota yani mikroplar, %10’u ise insan hücreleridir. Probiyotikler uygun miktarda tüketildikleri takdirde bağırsak mikroflorasını değiştirerek sağlığa olumlu katkı sağlayan mikroorganizma gruplarıdır. Prebiyotikler ise bağırsaklarımızda sindirilmeyen ancak bağırsaktaki bazı bakteri veya bakterilerin üremesini ve/veya aktivitesini artırarak faydalı olan gıda içerikleridir.

Günümüzde, tıp alanındaki gelişmeler sağlıklı yaşamın doğumla birlikte oluşmaya başlayan ve bizim mikrobiyotamızı oluşturan flora elemanı mikroorganizmalarla çok yakından ilgili olduğuna işaret etmektedir. Güncel araştırmalar doğrultusunda yeni bir organ gibi değerlendirilmeye başlanan mikrobiyota pek çok hastalık üzerine olan etkileri bakımından araştırılmaya devam edilmekte, sorulara yanıtlar aranmaktadır. Ağız içerisinde 500-700 çeşit mikroorganizma bulunur. Ağızdaki bakteriler karbonhidrat artıklarını tüketerek asit üretirler. Bu asitler diş yapısını bozarak çürümeye yol açar. Bağırsak mikrobiyotası araştırmalarında ilk bulgular, konunun tıpta birçok hastalığın tanı ve tedavisinde yer alacağı şeklinde olmuştur. Yapılan çalışmalarda bazı kanserler, inflamatuvar bağırsak hastalıkları, bazı nörolojik hastalıklar, diabetes mellitus, astım, vb birçok kronik hastalığın mikrobiyota ile ilgili olduğu görülmektedir. Doğumla birlikte oluşmaya başlayan bağırsak mikrobiyotamızda doğum şeklimiz etkili olabilmektedir. Normal doğumda annenin doğum kanalındaki yararlı bakteriler bebeğin bağırsaklarına yerleşirken sezeryen doğumda doktorun, hemşirenin elindeki hatta hastane ortamındaki bakteriler bebeklerin bağırsaklarına yerleşebilmektedir. Anne sütü ve sonrasındaki beslenme tarzı da mikrobiyota üzerinde oldukça etkilidir. Anne sütü bağırsaklardaki yararlı bakterilerin (Probiyotikler) artışını sağlayacak Prebiyotik denilen maddeleri içermektedir. Ek gıdalara başlanması ile bağırsak bakteri yapısı olgunlaşıp şekillenerek hayat boyu oluşacak şeklini tamamlar. Ancak diyet 24 saatten itibaren mikrobiyotayı değiştirmeye başlar. Mikrobiyota üzerinde faydalı etkisinin görülebilmesi için ise diyete uzun düre devam eğmek gerekmektedir.Yoğurt, peynir, kefir, ısıl işlem görmemiş sucuk, boza, ekmek ve turşu gibi üretilmeleri sürecinde mikroorganizmaların işe karıştığı ürünler fermete ürünlerdir. Her fermente ürün probiyotik değildir. Kefir, turşu ve zeytin kısmen probiyotik olabilir. Bir ürünün probiyotik olarak değerlendirilebilmesi için mide ve safra asidine dayanıklı bakteri suşlarından belirli sayıda içermesi gerekmektedir. Fermente ürünler genel olarak sağlığa faydalı ürünlerdir. Bunun yanında turşu gibi tuz oranı yüksek olan ürünler sınırlı miktarda tüketilmeli, Hipertansiyon hastalarınca tüketilmemelidir. Zeytinin ise az tuzlu olanları tercih edilmelidir.

Probiyotiklerin ve Prebiyotiklerin olumlu yanları:

-İrritabl Bağırsak Sendromu (İBS) toplumun yaklaşık %10’unda görülür. Prebiyotikler ve probiyotikler İBS tedavisinde faydalıdır.

-Fekal mikrobiyota değişimi İBS tedavisinde ilk aylarda faydalı olsa da ilerleyen aylarda bu fayda ortadan kalkmaktadır.

-Hem hamilelik ve hem de emzirme döneminde anneye probiyotik verilmesi çocukların ilk yaşlarında atopik dematit oluşmasını azaltmaktadır. Ancak ilerleyen yaşlarda bu faydanın etkinliği azalmaktadır.

-Probiyotikler alerjik rinit tedavisinde kısmen faydalı olsa da hastalığın önlenmesinde faydasızdır.

-Bazı prebiyotikler kilo vermede ve hipertansiyonda kısmen faydalı olabilir.

Probiyotiklerin ve Prebiyotiklerin olumsuz yanları:

Probiyotiklerin endokardit ve anaflaksiye kadar ciddi yan etkileri olabilir. İçerikleri önemlidir. Doktor kontrolünde alınmalıdır.

Bu dönemde akılcı şekilde beslenerek alınan prebiyotikler ya da probiyotikler bazı hastalıkların tedavisinde yararlı olabileceğinin yanı sıra kullanılan antibiyotikler bağırsak mikrobiyotasında kalıcı hasar bırakarak, çocuklarda obezite, inflamatuvar bağırsak hastalıkları, otizm, alerjik hastalıklar, öğrenme bozuklukları gibi birçok soruna neden olabilir. Erişkinlerdeki bağırsak mikrobiyotası bozuklukları da benzer şekilde birçok kronik rahatsızlığa neden olabilir.

Mikrobiota ve Probiyotiklerin sağlık ve hastalıklar üzerindeki etkisi artık bilinse de pek çok soruya cevap aranmaktadır. Geçmiş 20 yıl genetik çağı iken gelecek 20 yılın mikrobiyota çalışmaları olması muhtemeldir. Türkiye bu konuda henüz start alamamış olsa da bu alanın ülkemiz için farklı bir önemi vardır. Hızla değişmekle birlikte, halen beslenme alışkanlığımız batı ülkelerinden farklıdır. Bu nedenle kendimize özgü bir bağırsak bakteri yapımız olması muhtemeldir. Bu konu üzerinde yapılacak çalışmalarla, bize özel tanı ve tedavi yöntemleri geliştirilebilir. Tıbbın çok önemli güncel alanlarından olan mikrobiyota ve prebiyotikler ile ilgili son bilgilerin, deneyimlerin ve gelinen noktanın farklı uzmanlık alanlarda görev yapan hocalarımız tarafından aktarıldığı sempozyumda; Türkiye’de neler yapılabilir ve kimler ne şekilde rol alır, nasıl çalışılmalı konularında paylaşımlar ve planlamalar yapılmaya çalışıldı. Bu önemli alanda geri kalınmaması ve gelişmelere ayak uydurulması için gelecekte ülkemizde daha fazla bilim insanının bir araya gelerek bu konuya eğilmesine büyük ihtiyaç duyulmaktadır. ​

10-05-2018 / ST

1.096 kez görüntülendi.
10 Mayıs 2018 - 11:50