Seçimlere Çeyrek Kala Faiz Tartışması

03 Mart 2015

*Sakarya Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi ve SBE Müdürü Prof. Dr. Fatih Savaşan

Türkiye merkez bankası bağımsızlığını bir kez daha tartışıyor. Geçtiğimiz hafta Fed (ABD Merkez Bankası) Başkanı Janet Yellen ile Cumhuriyetçiler arasında çıkan tartışma göstermektedir ki bunu tartışan sadece biz de değiliz. Türkiye’de tartışma daha yüksek dozda devam etmekte, 7 Haziran 2015’te yapılacak seçimlere doğru hızla yol alınırken ekonomik verilerden gelen karmaşık sinyaller tartışmanın alevlenmesine yol açmaktadır.

MERKEZ BANKASININ GÖREVİ

Türkiye 2001 Ekonomik Krizinden sonra neoliberal damarın geldiği noktayı gösteren “Post-Washington Mutabakatına” uygun olarak merkez bankasının bağımsızlığı konusunda gerekli adımları attı. Diğer ilgili üst kurullarla birlikte finansal krizlerin çıkmaması için kamusal düzenleme ve gözetleme mekanizmaları güçlendirildi. Merkez Bankası enflasyon hedeflemesi yaparak fiyat istikrarını sağlama temel politika hedefini tutturmaya çalışmakla beraber diğer makroekonomik hedeflerin çerçevesinin çizilmesi ve hedeflerin tutturulması bakımından da hükümetle uyumlu hareket etmesi gerekmektedir. Aslında maliye ve para politikalarının ana hedeflerinden biri ekonomik istikrardır ve bunun iki bileşeninden biri fiyat istikrarı, diğeri tam istihdamdır. Birlikte gerçekleştiklerinde ekonomik istikrar sağlanacak olmasına rağmen bileşenlerden birinin Merkez Bankasının ana işlevi olarak belirlenmesi normal dönemlerde çok fazla soruna neden olmamakla beraber istihdamda sıkıntıların belirginleştiği zamanlarda uyuşmazlıklara yol açmaktadır.

DURUM TESPİTİ

2001 krizinin üzerinden çok zaman geçmeden iktidara gelen Ak Parti tesis edilen finansal mimariye ses çıkarmaktan özellikle kaçındı. Sıkı maliye politikası uygulamasını devam ettirdi ve iyi yönetim örneği sergileyerek Dünyadaki konjonktürün de (likidite bolluğu) etkisiyle yüksek büyüme oranlarını tutturdu. Benzeri bir başarıyı 2008’de patlak veren küresel ekonomik kriz boyunca da gösterdi ve başlangıçta biraz bocalansa da alınan etkin önlemler sayesinde kriz Türkiye’yi “teğet geçti”. Aslına bakılırsa Türkiye ekonomisinin küresel ekonomik kriz sonrası performansı da fena değildir. 2010’dan itibaren toparlanan büyüme rakamları göz doldurucu idi. Ancak iç talebe dayalı büyümenin finansmanında sıkıntılar yaşanacağını ve kronik cari açık sorununa neşter vurulmasının zamanının geldiğini düşünen hükümet doğru bir kararla 2012’de “yumuşak iniş” modeline geçiş yaptı. Böylece yıkıcı büyüme tehlikesini bertaraf etti. Para ve maliye politikaları yumuşak iniş modeli gereği uyumlu bir şekilde götürüldü ve faiz oranları 2013’te tarihi bir rekor kırarak yüzde 5’in bile altına indi.

Sonra bir şeyler değişmeye başladı. Önce Gezi Olayları, ardından çok zaman geçmeden niteliği itibariyle daha önceki acı tecrübelere rahmet okutan 17-25 Aralık süreci etkisini gösterdi. Merkez Bankası 28 Ocak 2014’te faizleri yüzde 5,5 oranında artırdı. Merkez Bankasının politika faizini sert bir şekilde artırması ve üzerinden bir yıl geçmesine rağmen yüzde 5,5’lik bu sıçramanın sadece yarısını telafi etmesi hükümetle Merkez Bankası arasında daha doğru bir ifadeyle Merkez Bankası ile Cumhurbaşkanı arasında bir gerilime yol açtı.

Verilere bakıldığında cari açığı kontrol altına alma konusunda ciddi bir mesafe kat edildiği, yıllardır enflasyon hedeflemesi yapan ve hedefi ıskalayan Merkez Bankasının hedefi tutturma konusunda ilk defa ciddi bir ümide kapıldığı bir dönemdeyiz. Ne var ki can sıkıcı veriler de yok değil. Büyümedeki yavaşlama, kurdaki ve işsizlikteki artış ve ekonomik güven endeksindeki düşüş sinirleri ciddi bir şekilde bozmakta ve tartışmayı alevlendirmektedir.

FAİZ NEYİ ETKİLER, NEDEN ETKİLENİR?

Yüksek faiz büyümeyi/istihdamı olumsuz yönde etkiler; düşük faiz ise enflasyonu. Yatırımı belirleyen başka faktörler de vardır. Ancak yüksek faizin yatırımı olumsuz etkileyeceği aşikârdır. Fiyat cephesine bakıldığında ise yüksek faizin de düşük faizin de enflasyonun yükselmesine yol açabileceğini görürüz. Faiz bir maliyet kalemi olarak arz enflasyonuna yol açar. Düşük faiz ise krediler yoluyla iç talebin şişmesine ve dolayısıyla talep enflasyonuna neden olabilir.

Faiz indirimini savunanlar düşük faizin büyümeyi desteklerken mevcut konjonktürde enflasyonu aşırı etkilemeyeceğini düşünmektedirler. Faiz indiriminin karşısında olanlar ise Türkiye’deki faizin gelişmiş ülkelerle değil bize benzeyen ülkelerle karşılaştırılması gerektiğini ifade etmektedirler. Faizin bu düzeylerden aşağı inmesinin sermaye girişine engel olacağını ve hatta sermayenin kaçmasına yol açacağını savunmaktadırlar. Bu e göre politika faiz oranı da piyasa faiz oranları da geçmişin enflasyonundan değil daha çok gelecekle ilgili beklentilerden etkilenir. Son dönemde kurdaki hareketliliğin en önemli nedeni de bu yaklaşıma göre Merkez Bankası üzerinde kurulan baskının çok başlılık görüntüsüne yol açması ve sermayenin ürkerek Türkiye’yi terk etmesidir.

Gelinen noktada durumu özetleyelim: Enerjide ve ara mallarda dışa bağımlı olan Türkiye, enerjide görülen fiyat düşüşünün tadını çıkaramamıştır. Enerjideki ucuzlama arz enflasyonu bakımından rahatlama getirmişken uygun bir zamanlama ortaya çıkmıştı: Faizde sağlanacak hatırı sayılır bir düşüş enflasyondaki düşüş eğilimini fazla örselemeden büyümeye katkı sunabilirdi. Faizde anlamlı bir düşüş için bastırılırken Fed’in faiz artışına geçmekte acele etmeyeceği de belli olmuştu. Aradan geçen zaman Fed’in beklenen bu hamlesine bizi daha da yakınlaştırdı. Kurdaki yukarı yönlü hareket nedeniyle faizde anlamlı bir düşüşün karşısında olanların argümanları şimdi daha güçlü hale geldi.

HÜKÜMET KİMİN YANINDA?

Böyle bir sorunun biraz absürt kaçtığının farkındayım. Ne var ki başta Babacan olmak üzere hükümet cephesinden gelen açıklamalara bakılırsa hükümet adeta Cumhurbaşkanına “faizimize/merkez bankamıza karışma” mesajı vermektedir. Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanının yaptığı açıklamadan sonra ufak çaplı bir dedikodunun ardından Merkez Bankası Başkanının “hasta” olduğu anlaşıldı.

20 Ocak’ta Cumhurbaşkanı mevcut faiz düzeyini “büyümeyi/istihdamı desteklemeyen” faiz oranı olarak tanımladı. Şu ana kadar yapılan iki indirimle faizde toplamda 0,75 puanlık bir düşüş Cumhurbaşkanını ikna etmişe benzemiyor. Ancak Başbakanın görece sessizliği ve Babacan’ın Merkez Bankası yönetimine destek verdiğini düşündüren açıklamaları ilginç bir tablo oluşturmaktadır. 9 Şubat’ta “Merkez Bankası’nda gayet yetkin bir ekibimiz var,  ekibimize güveniyoruz. Doğru zamanda doğru kararlar aldıklarına inanıyoruz. Merkez Bankası ve benzer uygulamalarda ülkelerin değişik pratikleri var,  Merkez Bankası’nın parti politikası ve seçim manifestosunda durumu gayet açık. Merkez Bankası’nın görevleri yasalarla belirlenmiştir. Bizim Merkez Bankamızın objektif fonksiyonu çok nettir kanunda. Tam olarak kanunda yazan, aynı zamanda partin politikasında da AK Parti’nin programında, seçim manifestosunda ve hükümet programlarında da vardır” ifadelerinin açıkça Cumhurbaşkanı ile aynı fikirde değilim anlamına geldiğini bir an için görmesek bile bu ifadelerin sahibinin en azından gerginliğin zararları konusunda sağlam bir kanaate sahip olduğunu düşünmemiz gerekir.

TARAFLARA BİR KAÇ NOT

Tartışmalarla ilgili olarak dört noktanın altını çizmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Bunlardan ilk üçü Merkez Bankasına ve onun tutumuna destek verenlere ilişkindir. Faizin mevcut düzeyinin uygun olduğunu düşünerek Merkez Bankasını destekleyenlerin yaklaşımına bakılırsa Merkez Bankası, teknik bir işi matematiksel doğrulukla yapmaktadır. Bu bakış hastalıklıdır. Merkez Bankası kur hareketleri, sermaye hareketliliği, enflasyon ve diğer ekonomik verilerle ilgili gelişmeleri şüphesiz ki takip eder. Ancak sadece enflasyon beklentilerindeki sürekli revizyon bile ilgili değişkenlerin mekanik işlemediğini göstermeye yeter. İşin teknik yönü olmakla birlikte faizin enflasyon ve büyüme gibi büyüklüklerin belirleyicilerinden sadece biri olduğu ve sonuçtaki etkisinin dönem dönem değiştiği gözden kaçırılmamalıdır.

Gözden kaçan bir diğer nokta ise Merkez Bankasının fiyat istikrarını sağlama görevine aşırı vurgu yapılmasıdır. Sanki uzayda bir boşlukta faaliyet gösteriliyormuşçasına “biz işimize bakıyoruz, siz de bakın” edasının takınılması gereksizdir. Bu bağlamda Türkiye’deki yaklaşımın sorunlu olduğunu göstermesi bakımından Fed Başkanı Yellen’in “ABD’de artan gelir dağılımı dengesizliğini en önemli sorun olarak görüyorum” açıklaması önemlidir. Kaldı ki Avrupa Merkez Bankasının reel sektördeki gelişmeleri dikkate alması gibi diğer örnekler de merkez bankalarının ekonomi-finans bütünü içindeki işlevine bakışın değişmekte olduğunu göstermektedir.

Üçüncü nokta Merkez Bankasının bağımsızlığı ile ilgilidir. Politik Konjonktür Devreleri Teorisi hükümetlerin seçilme şanslarını artırmak için para ve maliye politikalarını kullanabilecekleri üzerinde durur. Merkez Bankalarının bağımsızlıklarını destekleyen birçok argümandan biri de budur ve birçok ülke örneği bu iddianın boş olmadığını göstermektedir. Ancak Merkez Bankalarının yürütmeye karşı bağımsızlığını savunanların aynı merkez bankasının faiz lobisine karşı bağımsızlığının sorgulanmasına diyecekleri bir şey yoktur.

İşte Cumhurbaşkanının son açıklamasında dile getirdiği husus bu açıdan tartışılmaya değer. Bilinmelidir ki Dünyada faiz lobisinden daha güçlü bir lobi yoktur. Gelişmekte olan ülkelerin merkez bankalarının bağışıklıklarının faiz lobilerinin etkilerine karşı daha zayıf olduğu da açıktır. Hal böyleyken Cumhurbaşkanının söylemine “bu da nereden çıktı” muamelesi yapmak üç maymunları oynamakla eş değerdir.

Son nokta daha çok faiz indirimini savunan tarafla ilgilidir. Kurda dalgalanmaların arttığı, işsizlikteki artış ve güven endeksinde düşüş yaşandığı bir dönemde tartışmanın kamuya açık ve keskin söylemlerle yürütülmesi sadece politik izahlarla anlamlandırılabilecek bir tutumdur. Başta belirttiğimiz gibi benzeri bir tartışmayı yürüten ABD’de Aralık-Ocak döneminde 16 Demokrat ve 7 Cumhuriyetçi Kongre üyesi ile görüşen Yellen Hazine Bakanı Lew ile 25, Barak Obama ile de iki kez görüşmüş. Bizde de Cumhurbaşkanı ile Merkez Bankası arasında görüşme kanalları derhal açılmalı ve hükümetin bu tartışmadaki yeri netleşmelidir.

7 HAZİRANA ÇEYREK KALA FAİZLE İLGİLİ BEKLENTİ

Faizle ilgili adım atmakta çekingenliğin gerekçesi siyasi belirsizlik ise bunun giderildiği 10 Ağustos 2014 tarihinden bu tarafa kararlı adım atılmaması eksiklikti. Enerji fiyatlarındaki düşüşün yaşanması da ek fırsat sunmaktayken bu adım atılmamıştır. Merkez Bankası faiz indiriminde geç kalmıştır. Bu saatten sonra bir iki ufak indirim dışında seçimlerden önce sadra şifa bir indirim gelmesi artık imkânsızdır. Bu durumda Hükümetin Merkez Bankasını fazla sıkıştırmayan ve piyasalara çatışma görüntüsü vermekten kaçınan yaklaşımını devam ettirmesi beklenmelidir. Cumhurbaşkanı ise meydanların dilini ve reel sektörün beklentisini net bir şekilde ifade etmeye devam edecek görünüyor.

28 kez görüntülendi.
03 Mart 2015 - 9:31