Seçimin Sosyo-Politiği: “Üst-Aklın” İflası

04 Nisan 2014

Seçimin Sosyo-Politiği: “Üst-Aklın” İflası

Prof.Dr. Fatih SAVAŞAN SAÜ İİBF Öğretim Üyesi

Seçimin sonucunu tek cümle ile özetleyelim: Bu topraklarda toplum mühendisliğinin bir türü daha artık tarih olmuştur.

Mayıs 2013’ten başlatırsak yaklaşık 10 ay, 17 Aralık’tan başlatırsak üç buçuk ay süreyle kendisine dayatılan olağanüstülüğe toplum açık bir cevap verdi: Sorunlar olabilir. Abartmayalım. Bu ülke benim arzu ettiğim rotada yol alıyor ve kaptana da güveniyorum.

2011 seçimlerinde her iki kişiden birinin oyunu almayı başaran Ak Parti, iktidarını güçlendirmişti. Sandığın alternatifli olarak milletin önüne konduğu tarihten itibaren seçim kazanamamış olanlar aslında seçimleri çok da önemsemiyorlardı. Zira iktidarın ebeden kendilerinde olmasına imkân tanıyacak “ayarlar” yapılmıştı. Kurulu düzenden nemalanan iş âlemini, yargı, istihbarat, asker ve tek sesli basını gerçek iktidarın dayanakları olarak kurgulayanlar, geçici sendelemeleri bu unsurların herhangi birinin veya gerekiyorsa hepsinin desteği ile aşacaklarından emin idiler. Böylede oluyordu. 60 yılı bulan çok partili dönemde ortalaması üç yılı bulan darbe veya darbe girişimi fazla söze hacet bırakmayacak kadar kurguyu açık ediyordu. Fakat anlamadıkları veya anlamak istemedikleri şey 2000’li yıllarda bu dayanakların aşınmış olduğu, hatta bazılarının tamamen elden çıktığıydı. Dahası millet kurguyu görmüş, gerçeklere nüfuz etmişti.

12 Eylül 2010 referandumu ve 2011 Genel Seçimleri doksan yıllık Klasik Vesayet Döneminin bittiğini ilan etmişti. Seçimler artık olması gerektiği gibi iktidarı belirlemekte daha etkindi. İşte bu noktada güç odakları yeni bir süreci Post-Modern Vesayet Dönemini başlatmaya karar verdiler. Gezi Parkı Olayları ve 17 Aralık Türkiye’yi işte bu yeni döneme taşıyacaktı.

17 Aralık’ta Ne Oldu?

Türkiye’de bir ilk yaşanıyordu. Kırk yılı aşan bir zaman diliminde önce Türkiye’de sonra da Dünyada güçlenen, görünen yüzünde eğitim, görünmeyen yüzünde iktidar arayışı/hırsı olan “Hizmet Hareketi” Post-Modern Vesayet Dönemini başlatmak isteyenlerin tek dayanağı haline gelmişti. Gezi Olayları ile birlikte kendini açık eden yeni bir ittifak doğmuştu. Tanımı gereği aralarında kan uyuşmazlığı bulunması gereken irili-ufaklı, resmi-gayri resmi birçok muhalif yapı Ak Parti iktidarından kurtulmak üzere bir araya geldiler. Eğer hedeflerine ulaşsalardı, sonrasında n’olacaktı? Bu konuda en ufak bir fikir birliğine sahip olmaları imkânsızken akla ziyan böyle bir işbirliği de nereden çıkmıştı? Hele hele “Hizmet Hareketi” neden böyle bir intihar teşebbüsünde bulunmaktaydı?

İşte “üst-akıl” hipotezi burada devreye girmekteydi. İttifak kuranların heterojenliği, en azından görünen hedeflerinin farklılığı, kullanılan enstrümanların karmaşıklığı ve çevre G Ö R Ü Ş   2  ülkelerin benzer süreçlerden geçmiş veya geçiyor olmaları üst-akıl hipotezine inandırıcılık kazandırmaktaydı.

Üst-aklın organize ettiği Gezi Olaylarının ana teması diktatörlüktü. Bu tema toplumda karşılık bulmadı. Öyle ya, diktatör daha iki yıl önce her iki kişiden birinin oyuyla seçilmişti. 17 Aralık süreci seçime dört aydan az zaman kalmışken toplumu en hassas olduğu noktadan, yolsuzluk üzerinden yönlendirmeyi hedefledi. Seçime kadar adil bir mahkeme sürecinin başlatılması dahi mümkün değildi. Zaten planlanan bu sürecin başlamasından çok ilk şoku atlatmadan ikinci şoku (25 Aralık) yaşayacak olan iktidarın havlu atmak zorunda kalmasıydı. İçeride daha ziyade yolsuzluk, dışarıda ise diktatörlük temalı bir kampanyanın taşeronluğunu üstlenen Hareket kendi tabanını konsolide etmekte önemli ölçüde başarılı olsa da geniş halk kitlelerine ve organik bağı olmamakla birlikte destek veren dindar kesime ulaşamadı. Ulaşamamak bir tarafa Türkiye tarihinde ilk defa irili ufaklı tüm cemaatler ve bu cemaatlerin etkili oldukları sivil toplum kuruluşları açıkça iktidarın yanında yer aldı.

Bu Hizmet Hareketi’ne verilen esaslı bir cevaptı. 28 Şubat Sürecinde ve Mavi Marmara olayındaki tutumundan dolayı dindar hafızada travma yaratan Hareket bu defa sert kayaya çarpmıştı. Toplumsal desteği en kolay sağlayacağını umduğu dershane konusunda olduğu gibi yolsuzluk ithamında da yalnız kaldı. Bunun altında yatan iki ana faktör bulunmaktaydı. Birincisi, Hizmet Hareketi’nin vefasızlığıydı. Bir defa Hareket iktidar nimetlerinden en fazla faydalanan yapıydı. Mustafa İslamoğlu’nun benzetmesiyle “obez abi” konumundaki Hareket hep daha fazlasını talep etmekteydi ve diğer sivil oluşumları sadece kendisini desteklemek zorunda olan yapılar olarak konumlandırmaktaydı. Bu kadarı da fazlaydı. İkinci faktör, Eski Türkiye’nin kodlarını fena halde iyi çözen toplum, meselenin ne yolsuzluk ne de dershane olmadığını hemencecik çözüverdi.

30 Mart’ta “kutsal ittifak” ağır bir darbe aldı. İç dinamiklerini doğru oturtan bir toplumun reflekslerinin her zaman üst-aklın hamlelerini boşa çıkartabileceği görüldü. “Üst-akıl” kendinden o kadar emindi ki taşeronların yerel seçimi genel seçim havasına sokmasına daha da ötesi bir referanduma dönüştürmesine ses çıkarmadı ve kaybetti.

Şimdi N’olacak?

Söz verdiği yeni anayasayı yapamamasına rağmen seçmen Ak Parti’nin başta başörtüsü serbestliği olmak üzere gündelik hayatta yaptığı iyileştirmeleri yeterli buldu. Şimdi sıra iktidardadır. Ona düşen yeni vesayet arayışlarının yeşeremeyeceği ve milletin seçim sandıklarına yansıyan iradesinin iktidar olabileceği vasatı kalıcı bir şekilde oluşturmaktır. Cumhurbaşkanlığı ve ardından gelecek olan genel seçimler sıkışık bir takvim dayatsa da iktidar bunu başaramadığı takdirde yeni hamlelerle karşılaştığında toplum şimdi olduğu gibi cömert davranmayabilir.

Bu vasatın oluşması iki kanaldan yürüyecek bir çabanın ürünü olacaktır. İlki, hâlihazırdaki acil sorunun çözülmesidir. Acil sorun bürokratik yapıdaki anormalliklerin bertaraf edilmesidir. Bu yapılırken bürokraside edindiği konumu vesayetçi arayışlara kiralayanlarla sıradan vatandaşları birbirinden ayırmak gerekir. Suç işleyenlere ve suçlu üreten mekanizmaya yönelmek gerekecektir. Başbakanın başlangıçta sıkça vurgulamasına rağmen seçim harareti bastırdıkça gölgelenen bu ayrımın yapılabilmesi zor ama önemlidir. Bir diğer ifadeyle, Hizmet Hareketinin tabanını ayırmak önemlidir. Aksi durumda adaletsizlikler ortaya çıkacak; Hareket hızlı bir şekilde içe kapanacaktır. Suçluların “inine” girerken toplum kesimlerini kuşatıcı bir dil geliştirmek gerekmektedir. Zira konvansiyonel vesayetçilere benzemeyen yönleri nedeniyle Hizmet Hareketinin tabanını Truva atı gibi kullanan  3  mekanizma ile mücadele etmek kolay değildir. Seçimden önce bürokraside başlatılan ayıklayıcı/seçici bir atama, görevden alma ve yer değiştirme süreci daha dikkatli bir şekilde devam ederken ihmal edilmemesi gereken bir diğer nokta bir vesayetçi yapı marjinalize edilirken başka vesayetçi yapıların oluşmasına imkân tanımamaktır.

Demokratik vasatı oluşturmanın ve sandığı tek belirleyici kılmanın ikinci kanalı ise yasal altyapının tamamlanmasından geçer. Sivil alanı genişleten ve sivil toplum örgütlerini ve cemaatleri şeffaflaşmaya sevk eden altyapının kurulması gerekir. Cemaatleri ve sivil toplumu biri resmi diğeri gayri resmi olmak üzere dual örgütlenme modelinden kurtaracak güvencenin verilmesi halinde sivil alan şeffaflaşacaktır. Uzun dönemde sağlıklı bir demokrasinin kurulması bu dönüşümün sağlanmasına bağlıdır.

Türkiye’yi kendi haline bırakmak istemeyenler her zaman olacaktır ve vesayet arayışı devam edecektir. Ancak mevcut mekanizma çökertilip demokratik vasat tam anlamıyla tesis edildikten sonra bu arayışlar yeşeremeyecek, başarılı olma şanslarını tamamen yitireceklerdir.

04/04/2014

Prof. Dr. Fatih Savaşan

25 kez görüntülendi.
04 Nisan 2014 - 10:48