SAÜ Öğr.Gör. Aydın Aktay: “Kobani Siyasetinin Kimlik Talanı”

03 Kasım 2014

Geçen birkaç hafta boyunca ülke gündemi, Kürt siyasetinin aktörlerinin, Kobani bahanesiyle Gezi provasına çıkmasıyla meşguldü. Gezi olayları, paralel darbe girişimleri, Kobani kalkışması derken sıradada neler olacağı endişesiyle çirkin bir merak söz konusu.

Gezi ve paralel kalkışmanın kimlere taşeronluk yaptığı kamuoyu nezdinde neredeyse belgelendi. Şimdi de Kürt siyaseti ve hakları üzerinden örgüt desteğiyle vesayet kuranların, kimlerin taşeronu olduğu belgeleniyor…

Amaç, Türkiye’yi Kobani şantajıyla bölgede ki kaos uçurumuna sürüklemek. Son birkaç yıldır bu gerilim filmlerini çok izledik. Belli ki “Yeni Türkiye” nin Ortadoğu’da artık senarist ve yapımcı rolünü üstlenmesibazı çevreleri çıldırtıyor.

Son Kobani kalkışmasının sonrasında Kürt siyasetini yöneten aklın ve aktörlerin gün yüzüne çıkarmak istemedikleri ve barış sürecinin hassas dengeleri tarafından bastırılan, unutturulmaya çalışılan bazı sorunlar artık açığa çıkmış görünmektedir.

Son günlerde olup bitenlerin açığa çıkardığı sorunlardan birisi ise, Kürt hakları üzerinden palazlanan derin Kürt siyasetinin, Kürt halkı için değil kendi egemenlikleri için mücadele verdikleridir.

Aynı şekilde Kobani kalkışması ile birlikte bölgede ki etnik ve ideolojik çeşitliliğin bölge üzerinde ki dominant Kürtçü siyasetin karartmasıyla nasıl unutturulduğuda görülmüş oldu. Dindar Kürt halkına ve dini sembollere yönelik vandalist tavırların, şiddete maruz kalanların ve öldürülenlerin, dükkanları yağmalananların dinsel ve etnik kimliklerinin ne olduğunun basit bir araştırması bile bu sonucu doğrudan verecek veriler içermektedir.

Pan-Kürdizm mi?

Bu veriler, Kürt siyasetinin hali hazırda ki aktörlerinin demokratik, çoğulcu, çok kültürlü bir bölge demografyasını ne derecede kaldırabileceği de gelecekte ki ön görüler için endişe vericidir.

Hüda-Par üyelerine yönelik şiddet ve öldürmeler, bölgede ki mütedeyyin insanlara IŞİD bahanesiyle yöneltilen baskılar, Kobani siyasetini yürütenlerin bilinçaltlarında saklı islamofobik hallerin etkisini gün yüzüne çıkartmıştır.

Görülen o ki Pan-Kürdizm siyaseti, ciddi bir İslamofobik etki altındadır ve bu durum, bölgede olası pek çok istenmeyen olaylarında habercisidir. Pan-Kürdizmin bu halleri, Kemalizmin irticafobia’sından devşirilmiş ama daha tehlikeli bir durumdur. Bu duruma paralel olarak bölgede ki dindar Kürt kesimini sekülerleştirme çabaları sistematik bir biçimde siyasi aktörlerce yıllarca uygulanmaktadır.

Unutulan husus da Kürt siyasetini yürüten yöneticiler eliyle, bölgede ki kadim tarihi ve kültürel zenginliği olan kimlikli şehirlerin adeta talan ediliyor oluşudur.

Kemalist tektipleştimeci uygulamalara rahmet okutturacak asimilasyon çabaları sonunda Mardin, Siirt, Bitlis, Van, Urfa, Diyarbakır gibi pek çok şehirde Kürtleştirme siyasetinin ürettiği demografik dağılımın etkileri bölgede artık ciddi anlamda görülmektedir.

Son 10-15 yıldır bölgede ki halk çeşitliliğine yönelik baskılar ve sindirme politikaları sürece yayılan bir siyasetin ürünü iken, bu son kalkışma bölgenin diğer halklarına karşı adeta toptancı bir göz dağı gösterisi görünümündedir.

Hükümetin, yaklaşık üç yıl boyunca ipleri belli kaos lobilerinin elinde  ki bu siyasal akla karşı çözüm süreci hürmetini fazlasıyla sabrettiği, neredeyse bir Türk sorunu başlatacak denli tavizkar davrandığı konunsunda ki değişik tonda ki eleştirilere meşruiyet zemini kazandıran Kobani kalkışması sonrasında, dileğimiz yine de çözüm ve barış süreci konusunda ki iradenin devam etmesidir.

Barış sürecinin tüm safhalarında şımarıkça davranarak; yol kesip, yaptıkları kimlik kontrolleri ile paralel devlet yapılanması görüntüsü çizen ve Kürt halkının hakları üzerinden vesayet kuran örgütlü provakatörler ve basiretsiz partilerinin yöneticileri yüzünden, barış sürecini sadece tek taraflı hükümetin attığı barışçıl adımlarla sürmesi istediğinin, çözüm sürecini bu hallere düşüreceği aslında belliydi ve Kürt siyasal aklının artık hükümetin bu yapıcı adımlarını istismara dönüştüren bu tutumun nerede bir yol kazası çıkaracağı merak konusuydu ki, Kobani kalkışması aslında tam da bunun bir patlamasını oluşturdu.

Bugün, Kürt sorununun zirve noktasından düşünün, hakları nezdinde ki meşrutiyet zemininin tükenişinin en büyük adımı Kobani olaylarında etkin olan provakatörlerce atılmıştır. Derin Kürt şahinlerinin sevinç nöbetleri zılgıtlara karışmış durumda. Kütüphane yakma, ambulansa saldırıla, etnik açıdan önceden belirlenmiş bazı adreslere, esnaflara ve sivil yaşam alanlarına uygulanan vandalizmin, şehir eşkıyalığının tek kaybedeni umarız ki provakatörler olacaktır. Kazanan da çözüm sürecinin devamı için gereken sağduyuya, akla ve dirence sahip halklar olacaktır…

Kürtçü siyasetin yan etkileri

Ellerinde tuttukları belediyelerde, yıllardır ülke siyasetinden yana şikayet ettikleri faşist ve ırkçı uygulamalara rahmet okutturacak kadar ırkçılığa batmış yönetim anlayışlarının dil, kimlik hakları üzerinden şov yapmalarının artık sonu gelmiştir.

Seçmelerinin farklı din, dil ve etnik kökenlerine hiçbir saygı duymayarak tabela şovları yapanların, çözüm süreci boyunca yapıcı adımlar atan hükümetin icraatlarına rağmen bu şekilde bir yola tevessül etmeleriyle dil hakkı, kimlik hakkı gibi temel insan haklarından artık söz etmeleri ciddiye alınmaz, saygı da duyulamaz. Bu kesimlerin öncelikle üç dili ve üç etnisiteli kimliği ve tarihsel misyonu olan Siirt gibi kadim bir tarihsel, kültürel geleneği ve kimliği olan bir şehri kısa sürede buldukları ilk fırsatta nasıl oldu da tek bir dil ve tek bir etknik tabelaya hapsettiklerinin ve bununla koskoca bir şehir kimliği, kültürü ve medeniyetini talan ettiklerinin hesabını vermeleri gerekmektedir. Aynı durumlar ve tehditler etnik, dinsel ve dilsel kimlik çeşitliliği zengin olan bir başka bölge şehri olan Mardin içinde söz konusudur.

Bu çevrelerin şu sorulara cevap vermeleri gerekmektedir. Bu talanın sonu etnik temizlik mi olacaktır? Bu saatten sonra “Türkiye Türklerindir” demek ile “ Siirt Kürtlerindir” ya da “Güneydoğu Kürtlerindir” demek arasında faşist, ırkıçı tonlamalar anlamında nasıl bir fark görmemiz istenmektedir?

Müslüman din kimliği kardeşliği temelinde yürüyen Siirt, Mardin gibi kadim kültürel kökleri olan şehirlerin Arabı, Kürdü ve Türkü ile topyekun tüm halklarını, Şovenist ırkçı kalıplara materyalist Marksist  ideolojilere, Zerdüştlük ve Ezidilik zırvalarına teslim eden örgütün vesayetinden bölge sorunlarını kurtaracak yeni bir Türkiye’ye duyulan ihtiyaç her şeyden fazladır ve önceliklidir.

Bölge halklarını hizmet edilecekler ve sindirilecekler şeklinde ikiye bölen belediyelerin yöneticileri ve arkalarındaki siyasal aklın son olaylardaki akıl tutulması demek ki tesadüfi değilmiş ve aslında bir akıl tutulmasından çok bir akılsızlığa işaretmiş.

Siirt ve Mardin için söylediklerimiz Van, Urfa, Hatay gibi kadim kültürel, etknik çeşitliliği ve zenginliği olan şehirler için de söz konusudur. Çünkü, tüm bu şehirlerde aynı faşizan uygulamalar sonucunda şehirlerin kimliklerine ciddi anlamda darbeler vurulmaktadır. Şehirli, medeni insanların kendilerinde bulmaları gereken nezaket ve incelik sınırlarının en asgarisinin yakınında bile dolaşmakta aciz bu kaba, insanlık düşmanı, şehir ve halk kardeşliği düşmanı bu siyasal akıl (!) İŞID’den farklı mıdır?

İşte, her türlü nezaket yoksunu bu kaba saba şehir eşkıyalığına ve vandalizmine belediye yönetimlerini ve Kürt hakları meselesini teslim eden yapılanmalara tümden itirazlarımız katlanarak devam etmelidir. İnsanlar, gasp edilen haklarımız artık verilsin diyerek bir yola çıkar da hak ettiklerinden fazlasını talep ederlerse, fırsatını bulduklarında, uğradıklarını söyledikleri zulmün daha fazlasını yapmaya başlarlarsa haklarıyla birlikte şereflerinide kaybetmeye başlarlar…Güneydoğu’dan son havadisler bunlar…

 

Star-Açık görüş

02.11.2014

6 kez görüntülendi.
03 Kasım 2014 - 15:25