Sakarya Üniversitesi Haber Portalı

Prof. Dr. Bostancı FETÖ Raporunu Değerlendirdi

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Bostancı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı ‘Örgütlü Bir Din İstismarı: Kendi Dilinden FETÖ’ isimli raporu değerlendirdi.
Prof. Dr. Ahmet Bostancı Türkiye’de İktidar Dergisi’ne şu röportajı verdi.

“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı ‘Örgütlü Bir Din İstismarı: Kendi Dilinden FETÖ’ adlı rapor, FETÖ ile mücadelede bir kilometre taşı. Raporu değerlendiren Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Ahmet Bostancı, Diyanet’in bu raporla esas olarak irşat görevinde bulunanları bilgilendirmeyi hedeflediğini söyledi. İkinci halkada ise dindar kitlelerin eğitimi var. İslam dininde cemaatlere yer olduğunu belirten Bostancı, FETÖ’nün ise istismar hareketi olduğu görüşünde. Prof. Bostancı ile FETÖ’nün gizli istismar yöntemlerinin raporda nasıl deşifre edildiğini konuştuk.

Diyanet’in hazırladığı FETÖ raporu nasıl bir ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı?

Diyanet İşleri Başkanlığı, FETÖ hakkında sadece rapor hazırlamamış ayrıca bir de kitap çalışması neşretmiştir. 3-4 Ağustos 2016 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen Din Şûrası’nda alınan kararlardan oluşan raporda, FETÖ’nün genel olarak eleştirisi ve dine aykırı yönleri maddeler halinde sıralanmış ve her biri kısaca açıklanmıştır. Şûrada alınan kararla hazırlanan ve ‘Kendi Dilinden FETÖ’ adını taşıyan kitap çalışmasında ise örgüt liderinin Türkçe olarak basılmış olan 80 kitabı incelenmiş ve pek çok konuşması dinlenmiştir. Diyanet’in çalışmalarından söz edilirken, bu ikisinin birlikte göz önünde bulundurulmasında fayda vardır.

15 Temmuz 2016 tarihindeki FETÖ darbe girişimi milletimize, devletimize ve yüce dinimize yapılmış menfur bir saldırıdır. Saldırı girişimi, başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere bazı yetkililerin kararlı tutumu ve aziz milletimizin basireti ve direnci ile atlatılmıştır. Saldırı atlatıldıktan sonra doğal olarak saldırının kaynağı olan yapının daha iyi tanınması ve bunun için de yakından incelenmesi zarureti ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda da kökeni yarım yüzyıla varan ve başlangıcı dini bir yapılanma gibi görülen bu hareketin lideri, felsefesi, faaliyetleri ve etki alanları, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sahih dini anlayış açısından değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

Bu türden grupların yaptığı tahrifata anında müdahale edebilmek için nasıl bir yapılanma gerekli?

Asıl olan bu yapıların faaliyetlerinin tutunamaması için yakın, orta ve uzun vadede önüne geçecek

tedbirler almaktır. Zira bunlar zihniyetlere, sosyal dokulara ve kurumsal yapılara sinsice yerleştikten sonra tedbir almak çok daha zor olacaktır. Ülkemizde olduğu gibi iş bu noktaya gelmişse çok yönlü mücadele zorunlu demektir; başta güvenlik tedbirleri olmak üzere, hukuki, sosyal ve dini alanlarda el birliğiyle toptan mücadele vermelidir. ‘Anında müdahale’ mantığı böylesi hareketlerde işlevsel değildir. Bu noktada eğitimin önemi bir kez daha vurgulanmalıdır.

Bu rapor FETÖ ile mücadelede nasıl yol gösterecek? Bu rapordan nasıl yararlanılmalı?

Özellikle kitap çalışması ve kısmen de rapor Fetullah Gülen’in kitapları ve konuşmalarından alıntılanmış metinler ve bunlar üzerine yapılan kısa ilmi değerlendirmelerden oluşmaktadır. Buraya alınan pasajlar, Gülen’in kişiliği ve dini anlayışını yansıtmaktadır. Bu sebeple rapor ve kitap çalışması dini bir oluşum olduğu iddiasındaki bu yapının dini açıdan gerçek yüzünü ortaya koyması bakımından önemlidir. Zira bir yapı tam anlamıyla tanınmadan, onunla gerçek anlamda mücadele etmek mümkün değildir.

Bu türden bir raporun Türklerin İslam tarihinde örneği var mı?

İslam tarihinde Şehristânî’nin ‘Milel ve Nihal’ adlı eseri gibi mezheplerin ve fırkaların benimsedikleri inanç ve esaslardan bahseden kitaplar mevcuttur. Abdullah b. Mukaffa’nın dönemin halifesine takdim ettiği ‘Risaletü’s-sahabe’ adıyla bir mektup var. Ancak Diyanet’in hazırladığı gibi spesifik bir raporun var olup olmadığı ancak konunun uzmanları tarafından cevaplandırılabilir.

Ümmet İslam’ı yabancı etkilerden korumak için nelere dikkat etmeli?

İslam düşünce tarihi, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat denilen büyük bir topluluğun bilgi, kanaat ve tecrübelerinin özeti olan bir yapıda seyretmiştir. Bu yapıdaki ‘cemaat’ ifadesi bir yandan birlik ve beraberliği ifade ederken, öte yandan da çeşitliliği, müsamahayı ve zenginliği ifade etmekteydi. Cemaat kavramı ne zaman ki ‘ayrışma’yı ifade eder olduysa amacından çıkmış demektir. Dinlerin anlaşılma biçimi hiçbir zaman yabancı etkilerden tamamen bağımsız olarak gelişmez. Asıl olan İslam’ın değişmez ilkelerinin doğru bilgi ve üslupla temellendirmesidir.

Tevhit dini olan İslam, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun Müslümanların vahdetini emreder. Tevhit dairesi içinde kalmak şartıyla Müslümanların itikadi, fıkhi ve tasavvufi görüş ayrılıkları, İslam toplumunda var olan fikri ve ilmi zenginliği ifade eder. Ancak İslam, toplumsal yapıyı bozmayı hedefleyen gruplaşmaları da kesinlikle reddeder. Hakikati kendi tekeline alarak kendisinin dışında herkesi dışlayan bir yapının İslami bir dayanağı bulunamaz.

Birbirimize bakışımızda bu tür düşünceler hâkim olursa cemaat dediğimiz farklı grupların varlığı birlik noktasında bir tehlike oluşturmaz. Burada sıkıntı teşkil eden husus, FETÖ’nün yaptığı gibi, kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı dışlayıcı bir tavır sergilemektir. Fetih Suresi’nin 29. ayetinde bizden istenilenin tam tersine ‘müminlere karşı şiddetli, kâfirlere karşı ise merhametli’ bir tavır takınmaktır. FETÖ, gayrimüslimlerle kurduğu diyaloğu, Müslüman gruplardan esirgemiş, onlara karşı daima mesafeli durmuştur. Hatta daha da ileri giderek İslami grupları küçümsemiş, bazen de hile ve tuzaklarla onları bastırmaya ve susturmaya yönelik davranışlarda bulunmuştur. Asıl tehlikeli olan husus budur.

Dini gruplar ve devlet arasındaki ilişki nasıl olmalı? FETÖ tecrübesi bize neler öğretti?

Din alanında gizli faaliyet gösteren, denetime kapalı olan ve özellikle mali kaynakları şeffaf olmayan yapı ve organizasyonların, her türlü şaibe ve karanlık ilişkiyi içinde barındıracağı muhakkaktır. İslam’da tebliğin en temel şartı dürüst ve güvenilir olmaktır. Oysa FETÖ, stratejisini yalan, aldatma ve istismar üzerine kurmuştur. Dini gruplar, bu hususlardan dersler çıkarmalı ve asıl görevlerinin devlet içerisinde yapılanmak değil, insanları dini konularda irşat etmek ve eğitmek olduğunu unutmamalıdırlar.

Devlet açısından da kamudaki tüm görevlendirmelerde, ehliyet ve liyakat ölçülerinin esas alınması temel çözümdür. Bu ilkelerin dışında kalan aidiyetler, görevlendirmelerde asla tercih sebebi olmamalıdır.

Fıkıh kitaplarımızın muhakeme usulüne dair olan bölümlerinde ilginç bir bilgi vardır. Hâkim, davalı ile davacıyı kendisine eşit uzaklıkta oturtur. Taraflardan birisi ile tanışıklığı varsa mahkeme salonunda onunla özel sohbet etmez; çünkü bu, diğer kişinin haklı çıkma konusunda ümidini kıran bir şeydir. İşte, devlet yöneticileri de aynen bir hâkim gibi, bir cemaate mensup olsun veya olmasın, vatandaş ortak paydasında birleşen herkese karşı eşit uzaklıkta olmalı, herhangi bir cemaatin mensuplarını devlet imkânları konusunda kayırmamalıdır.

FETÖ’nün sapkın açıklamaları Anadolu’da nasıl taban bulabildi? Nasıl bir boşluk vardı?

Bu hareket yarım yüzyıllık bir yapı olduğundan, yerleşmesi de çok kısa sürede olmamıştır. Bizim insanımızın dinimize bağlılığı, samimi duygularının istismarı kadar, geçmişte görülen dine ve dindarlara baskıcı bazı anlayış ve politikalar da bu istismar alanını beslemiştir. Dini alanda bazı olumsuz politikalar sebebiyle doğan boşluğu FETÖ gibi bazı oluşumlar doldurmuştur.

Yapılan araştırmalarda, insanların herhangi bir cemaate yönelme sebeplerinin daha çok psikolojik ve sosyolojik olduğu görülmüştür. Ülkemizde din eğitimi veren kişilerin, insanların psikolojik yapılarını iyi bilme ve onların dinle ilgili ihtiyaçlarına cevap verme noktasında eksiklikleri olabilir.

FETÖ’de, İslam’ın esaslarıyla asla bağdaşmayacak pek çok yanlış ve sapma vardır. Ancak İslam açısından

kabul edilmesi mümkün olmayan birtakım söylemler ve yaklaşımlar, özellikle örgüt lideri tarafından normal gibi algılanan anlatımların arasına sinsice yerleştirilmiştir. Bu sebeple örgütün asıl maksatlarının halkımızın bir kısmı tarafından anlaşılamamış olması da bir dereceye kadar makul görülebilir.

Türkiye’de İslam eğitiminde nasıl eksiklikler var?

Bu soru uzun bir araştırma konusu olmakla birlikte, en büyük sıkıntının güncelleme sıkıntısı olduğu söylenebilir. 15-25 yaş arası jenerasyona hitap etmeyen bir eğitim, hangi sahih kaynağa dayanırsa dayansın sonuç almak çok zor olacaktır. Bunun için de öncelikle şu parametrelere dikkat etmemiz gerekecektir: Muhataplarımız, alternatiflerimiz ve hasımlarımız kimlerdir, nelerdir?

İnsanımızı, dünyayı ve yaşananları doğru okumadan verilecek bir din eğitimi duygusal, hamasi ve retorik değeri yüksek bir seyir arz etse de toplumda ve özellikle genç kuşaklarda karşılık bulamayacaktır.

Dinin sağlıklı anlaşılması ve aktarılması çok önemlidir. FETÖ ve benzeri yapıların insanımızı sömürmesine engel olmak için, sağlıklı bir din anlayışının desteklenmesi ve yaygınlaştırılması zaruridir. Bu çerçevede Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilahiyat fakülteleri gibi konunun muhatabı kurumların, ürettikleri sağlıklı dini bilgiyle buna katkıda bulunmaları gerekmektedir

Dini eğitim sürecinde Kur’an ve sünnette yer alan temel ilkelere dayalı davranış tarzını önceleyen ve bunu bir yaşam biçimine dönüştürebilen ideal nesillerin yetiştirilmesi ana hedef olmalı ve din eğitimi programları buna dönük olarak yeniden gözden geçirilmelidir. Bu çerçevede her şeyden evvel daha ilköğrenim aşamasından itibaren sağlam bir karakter eğitiminin verilmesi esas olmalıdır.

Son yıllarda resmi yollarla din eğitimi veren kurumların sayısında görülen artış sevindiricidir. Bu kurumlarda nicelikleriyle doğru orantılı bir nitelik artışına gidilmesi pek çok sorunu kendiliğinden çözecektir.

İslam Üniversitesi Projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok isabetli bir adımdır. Her işin nihaî çözümü eğitime dayanır. Bu proje millet olarak yalnızca bizim sıkıntımız için değil toptan İslam coğrafyasının içinde bulunduğu sıkıntılar için ciddi bir çözüm arayışı anlamına gelmektedir. Ancak asıl çözüm üniversitenin kurulması değil, üstleneceği misyon ile üreteceği değerlerdir. Kurulacak üniversite İslami ilimler alanında öğrenciye lisans düzeyinde iken ihtisaslaşma imkanı sunulacak ise, bu projenin büyük bir boşluğu doldurması mümkündür”

05.09.2017 / YC