Kahramanlık Sarmalında Bilim Tarihi

25 Şubat 2016

Yenilmiş Bir Medeniyetin Mensupları Olarak İçinde Bulunduğumuz Psikolojik Ayar Kaymasını Düzeltmeden Hamle Yapamayız

Sakarya Üniversitesi Akademik ve Sosyal Gelişim Merkezi (SASGEM) tarafından “Önce Kim Buldu? Öncelik ve Kahramanlık Sarmalında Bilim Tarihi İslam-Türk Bilim Tarihi Örneği” adlı konferans düzenlendi.

SAÜ Hukuk Fakültesi Konferans Salonu’nda gerçekleşen konferansa konuşmacı olarak İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu katıldı. Türkiye’de ve diğer Türk devletlerinde bilim ve düşünce tarihi alanına önem verilmediğini ifade eden Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, çağdaş bir toplumda bu alanların basit bir iş olarak görülmemesi gerektiğine işaret etti.

Her hafta düzenlenen SASGEM konferanslarının bahar döneminin ilk konuğu İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’ydu. Konferans Hukuk Fakültesi Amfi 5’te gerçekleşti. Programda “ Önce kim buldu? Öncelik ve kahramanlık sarmalında bilim tarihi -İslam-Türk bilim tarihi örneği-” konusu ele alındı. Konferansa ilgi yoğundu.

Fazlıoğlu, “Yenilmiş bir medeniyetin mensupları olarak içinde bulunduğumuz psikolojinin yarattığı aşağılık duygusu, psikolojik ayar kayması, başlıkta yer alan sorunları günlük hayatımızda sürekli karşımıza çıkarmaktadır: “Amerika’yı ‘ilk önce’ biz bulduk, sıfır sayısını ‘ilk önce’ biz keşfettik.” deriz. Matematikteki, biyolojideki, tıptaki icatlarımızdan bahsetmeyi severiz. el-Kânûn fi el-tıbb‘ın 17.yy’a kadar Avrupa’daki üniversitelerde okutulmuş olmasından övünç duyarız. Bunları söyleriz de, hiçbirimiz İslam medeniyetinin Çin’e de etki ettiğini pek gündeme getirmeyiz Çünkü yenildiğimiz medeniyet Çin değil ve şu anda dünyaya Çin hükmetmiyor. Gün gelip Çin dünyadaki hakimiyetini artırırsa bizler de İslam medeniyetinin Çin kültürüne etkilerini konuşmaya başlarız. Halihazırda böyle bir eylemde bulunmamamızın nedeni konunun güncel olmaması ve ilgi alanımızın dışında kalmasıdır. Başka bir örnek olarak, Ali Kuşçu’nun ya da Abdülalî Bircendî’nin astronomi çalışmalarının Sanskritçeye çevrilip kullanıldığını gündeme getirmiyoruz. Çünkü bu bilgileri şu anda duymak bile, halihazırda Hindistan’ın sosyo-ekonomik, politik, ideolojik anlamı önemsiz olduğundan, bizi psikolojik olarak etkilemiyor… İronik bir biçimde şöyle bile denebilir: İleride uzaylılar dünyayı ele geçirse, bu uzay medeniyetine İslam medeniyetinin katkılarını ispat etmek gayretine girebiliriz.

Öte yandan Batı medeniyeti üzerine İslam’ın etkisini ve yerini göstermeye çalışıyoruz; ancak böyle yaparak ters taraftan Batı medeniyetini, farkında olmadan benimsetmeyi kolaylaştırıyoruz. Başka bir deyişe, “zaten Batı’nın inşasında, bu hale gelmesinde bizim de katkımız var.” diyerek, oradan bir şey aldığımızda “yabancı mal almıyoruz, emanetimizi geri alıyoruz” psikolojisine bürünüyoruz. Kısaca Bilim tarihi, düşünce tarihi çalışmalarımızda zihniyetimizi büyük oranda “ilk önce kim buldu?” ve “ve bunu ilk bulan kahraman kim?” soruları yönlendiriyor. “Onların Kopernik’i varsa bizim İbn Şâtır’ımız var; onların Newton’u varsa bizim İbn Heysemi’miz var; onların Hegel’i varsa bizim Fahreddin Râzî’miz var.” diyerek derhal övünmeye geçiyor; bilim ve düşünce tarihini bir savaş ve yarış tarihi gibi okuyoruz…

İslam bilim tarihi çalışmalarında Batılı araştırmacıların tarzı ilginçtir. Öncelikle tüm yeni tespitleri elden geldiğince Helenistik ve Grek dönemine geri götürmeye çalışırlar; köklerini burada bulamazlarsa, sanki İslam dünyasında papirüs ve çivi yazılı tablet okunuyormuşçasına, Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerine müracaat ederler; o da olmaz ise Hind ve Çin’e… Kısaca İslam medeniyetinin başarılarını elden geldiğince minimalize etmeye çalışırlar ve İslam medeniyetini kendinden önceki medeniyetlerin basit bir türevi olarak göstermeye çalışırlar. Biz ise, bu tavra ek olarak İslam medeniyetini Batı’ya etkisi oranında önemseriz… Ne kadar etki etmişsek o kadar…; tüm çalışmalarımız da bunu ispatlamaya yöneliktir. Aslında böyle yaparak kendi varlığımızı kanıtlamaya çalışıyoruz; varlığımız ancak Batı’ya etkisi oranında… Ancak o kısmı değerlidir; etki etmeyen kısmı, o çok önemli değildir… Psikolojik ayarımız o kadar kaymış ki, birilerine kendimizi kanıtlamak tek amacımız olmuş ve bu 17 yüzyılın sonundan bu güne değin en önemli gündem maddemiz…

Bir medeniyetin kendine ilişkin tasavvuru, o medeniyetin geleceğe ilişkin yapacaklarını da belirler. Tıpkı kötü bir insanın oğlunun ya da kızının toplumda göreceği itibarın sınırlı olması gibi… Bugün Türkiye’de yaratıcı düşüncenin önündeki en önemli engel iş bu psikolojik ayar kayması, aşağılık psikolojisidir. Bu nedenle dik duramıyoruz, çünkü dikileceğimiz bir omurgamız yok… Dik duramadığımızdan ufka bakamıyoruz, ufku göremeyince hedef belirleyemiyoruz ve hedefimiz olmadığından kendimiz için bir gelecek tayin edemiyoruz. Birimiz bir şey icat ettiğinde “Einstein gibi…” diyoruz, iyi top oynasa “Maradona gibi…” diyoruz. Benzetmelerimiz bile yabancı kültürlere göre… Einstein, Shakspeare deyince ‘havalı’ geliyor; Hoca-zâde, Fuzulî deyince önemsemiyoruz. Bugün pek çok ilahiyat fakültesinde kıyasıya eleştirdikleri halde oryantalistlerin kaleme aldıkları tefsir tarihi, hadis tarihi, Kur’an-i Kerim araştırmaları vb.. okutuluyor maalesef… Özetle, bu durumdan kurtulmalıyız… Bunun tek yolu omurgamızı tekrar edinmek; bir milletin omurgası da o milletin tarihî tecrübesidir… Kendi omurgamızı elbette; Batının ya da yerli işbirlikçilerinin, aydınların bize giydirdiği omurga değil… Tarihimizle kendimiz yüzleşmeliyiz, övgü ve sövgüye düşmeden bilgi ile, sadece bilgi… Araştırarak, çalışarak, yüzleşerek…; eleştirerek… Biz zaten tarihî köklü bir milletiz. Bu nedenle bir Rus General “Türkleri yenmek için öncelikle tarihlerini yenmek lazım.” demiştir… Ya da bir Fransız oryantalistin dediği gibi: “Bir milleti bir kere yenmek için o milletle savaşın; sürekli yenme zevkini tatmak için ise o milleti kendi tarihi önünde küçük düşürürsünüz.” İşte tam da bizim bulunduğumuz kıvam budur….

Aydınlanma’dan sonra, özellikle ulus devlet fikri yerleşmeye başladıktan sonra her ulus bilim ve teknolojiye kendi katkısını gösterme yarışına girdi; bu yarış, bilim tarihinin bir disiplin olarak yükselmesini besledi. Çünkü bir ulusun gelişmiş milletler arasında yer alabilmesi ancak ve ancak bilim ve teknolojiye katkısı oranında mümkündü… Bu ayrıca gelişmiş ulusların diğer ulusları itham ve tahkir etmesi için de bir araç olarak kullanılmaya başladı. Bu nedenle özellikle 1860lardan sonra sadece Avrupalı uluslar değil, . diğer tüm uluslar bilim ve teknoloji de kendi yerlerini gösterme telaşına girdi. Özellikle Ernest Renan’ın bilim ve düşünceye katkı açısından İslam medeniyetini olumsuzlaması ile başta Namık Kemal olmak üzere pek çok alim ve aydın bu konuda savunmacı metinler kaleme aldılar. Ayrıca ilmî çalışmalar da başladı Süleyman Sûdî astronomi tarihi ile ilgili bir kitap kaleme aldı. Ancak bu konuda en ilmî çalışmaları Salih Zeki yazdı; 6 ciltlik matematik bilimler tarihi ve 15 ciltlik matematik bilimler sözlüğü… Kısaca tanımlayan kuralları da koyar; bu nedenle Avrupalılar bilim ve düşünce merkezli bir medeniyet tanımı yaptılar ve diğer milletler de medeniyet, bilime ve teknolojiye katkılarını gösterme yarışına girdiler…; çünkü artık seçkin bir millet olmanın ölçütü, bilim, düşünce ve teknolojiye katkı olarak kabul edilmişti…

Historiography (tarih yazıcılığı), bahusus medeniyet tarihi yazıcılığı, bunun zihniyeti, ilkeleri ve temel kavramları bir milletin psikolojisini belirlemede son derece önemlidir. Bu nedenledir ki, Aydın Sayılı, bilim tarihi doktorasını yapıp Türkiye’ye döndükten sonra mevcut siyasal iktidarın Yunan-Latin medeniyet perspektifine karşı olduğundan 1950’lere kadar ciddi bir eser yayımlamadı. Daha sonra yayımladığı eser de bu zihniyete bir meydan okumadır: “Mısırlılarda, Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp”… Onun tüm çalışmaları İslam-Türk medeniyeti perspektifine göredir. Çünkü Aydın Sayılı, medeniyet perspektifinin bir milletin geleceğini tayin ettiğini çok iyi biliyordu…

Bize düşen, kendi tarihî tecrübemizi, kendi hikayemizi, öncelikler aramaksızın ve kahramanlar yaratmaksızın tarih bilimine ilişkin muhtelif yöntemlerin ilkelerine göre ayrıntılı bir biçimde araştırmaktır. Hâla İslam medeniyetinin maddî dökümünü bile bilmiyoruz; sonra da dışarıdaki çalışmalara mahkûm oluyoruz. Yine hâla 19.yy’daki Batıda üretilip formülleştirilen İslam medeniyeti tasavvurunun içinde yaşıyoruz; bundan bir türlü kurtulamıyoruz… Açıkça söyleyelim biz milletimizin ölçüsünü almıyoruz; almak da istemiyoruz; istesek de almasını bilmiyoruz…. Elbette tümel bir pantolon modeli vardır ama yine de bir pantolon dikilirken dikilecek kişinin ölçüsü alınmalıdır. Biz ise Tahran’daki, Kahire’deki, Paris’teki, Moskova’daki, Berlin’deki, Londra’daki, Washington’daki kişinin ölçülerine göre dikilen elbiseyi alıp Ankara’da, İstanbul’da yaşayan kişiye giydirmeye çalışıyoruz. Fazla nazarî bir şey demiyorum; çok ağır bir şey de istemiyorum… Özetle dediğim ve istediğim şu: Tümel modelleri öğrenelim, bilelim, göz önünde bulunduralım; ancak kendi milletimizin ölçüsünü de alalım; milletimizin ölçüsü yani tarihî tecrübemiz… Çünkü bir milletin ölçüsü tarihidir. Tarihimizi de bilmiyoruz; çünkü çalışmıyoruz; derdimiz yok, dertlenmiyor, dertlerimizle halleşmiyoruz… Tek teklifim var: Çalışmak; yola koyulmak… “Tembel, defnedilmeyen ölüdür” derler ya işte halihazırdaki. İslam medeniyeti defnedilemeyen bir ölüdür. Can var ama hareket yok… Güç, başarı tesadüf değildir; övgü ve sövgü ile öne adım atamazsınız, gelişemezsiniz… Dertlenmek gerekir; yüzleşmek, çalışmak; bilgi üretmek… İlk işimiz de ‘medeniyet tarihi yazıcılığımızı’ yeniden ele almak ve düzeltmek olmalı… Abbâsî döneminde yaşamış bir Türk şairinin Arapça yazdığı bir beytinde ifade ettiği gibi:  “Yeni yaptıklarınla eskiyi koruyamıyorsan geçmişle övünmenin sana bir faydası yoktur.” Kısaca geçmişe ağıt yakmayı bırakıp geleceğe doğru yola koyulmalıyız; gelecek geçmişimizin hikayesini bize ancak gelecekte verir…

Konuşmasının bitiminde öğrencilerin sorularını da yanıtlayan Fazlıoğlu’na İrfan Pamuk hediyesini takdim etti.

25-02-2016 / ST

24 kez görüntülendi.
25 Şubat 2016 - 15:19