İslam, Kaşıkla Veren Kepçeyle Alan Düzene Karşı

İnsan-madde ilişkisi diye tanımlayabileceğimiz ekonomide de mutlaka İslam’ın söyleyeceği şeyler olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Fatih Savaşan, “İslam ekonomisi,gelişme dönemlerinde fakire kaşıkla veren ama kriz dönemlerinde kepçeyle alan düzeni ortadan kaldırır” dedi.

05 Eylül 2016

Prof. Dr. Fatih Savaşan – Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

İnsan-madde ilişkisi diye tanımlayabileceğimiz ekonomide de mutlaka İslam’ın söyleyeceği şeyler olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Fatih Savaşan, “İslam ekonomisi,gelişme dönemlerinde fakire kaşıkla veren ama kriz dönemlerinde kepçeyle alan düzeni ortadan kaldırır” dedi.

Bugün milletlerarası mücadelelerin birçoğu ekonomik alanda kendisini göstermektedir. İslam’ın her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da yaptığı düzenlemeler ile insan hakkını koruma altına aldığını görüyoruz. İslam ve ekonomi ilişkisinde insanın faydasının gözetilmesi ve hak kavramının ön planda tutuluyor olması bugün İslami ekonomiyi yalnızca İslam dünyasında değil diğer kesimlerce de kabul edilebilir kılıyor. Türkiye’nin İslam ekonomisinde izlediği süreci ve dünyada İslam ekonomisi ve finansının payı üzerine Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Fatih Savaşan ile konuştuk.

İslam ve ekonomi ilişkisinden bahsedebilir misiniz?

İslam ve ekonomi dediğimizde bütüncül bir bakış açısıyla bakmaya çalışırsak, İslam’ın hayatın her anını kuşattığını, insana dair her şeyi düzenlemeye hedeflediğini düşünmemiz gerekir. Bu bakımdan insan-madde ilişkisi diye tanımlayabileceğimiz ekonomide de mutlaka İslam’ın söyleyeceği şeyler olmalı. Burada İslam’ın ekonomiyle ilgili ana prensiplerini ortaya koymak onu konvansiyonel ekonomiden ayıran özelliklere vurgu yapmak lazım. Konvansiyonel ekonomi veya hakim iktisadi paradigma önümüze şöyle bir tablo koyuyor: Ekonominin geliştiği dönemlerde kaymak takım diyebileceğimiz çok küçük bir grup büyük bir pay alıyor. Bu sadece Doğudaki Batıdaki ülke ekonomileri için geçerli olan bir durum değil. Aynı zamanda zenginliğin güneyden kuzeye doğru, fakir ülkelerden zengin ülkelere doğru akışkanlığını da veriler ortaya koyuyor.

İslam, kaşıkla veren kriz döneminde kepçeyle alan düzene karşı

Ekonominin gelişme dönemlerinde öyle bir tablo ortaya çıkıyor ki, büyük bir kısım bu gelişmeden çok az bir pay alırken, küçük bir azınlık büyük payları alıyor. Fakat bu gelişmenin dinamiğini daha çok finans üstlendiği için bir süre sonra kaçınılmaz bir şekilde finansal bir kriz başlıyor. Bu kriz ekonominin tüm alanlarına sıçrıyor. Bu çöküş dönemlerinde de gelişme dönemlerinde yeterince pay alamayan geniş kesimler aslında yükün önemli bir kısmını sırtlanmak zorunda kalıyor. Tabi ki finans ekonomi için kaçınılmaz bir şey; finanssız ekonomi düşünülemez. Neticede yatırım projesi olanla parası olan buluşturulmalı. Fakat konvansiyonel finans dediğimizde reel sektörden ayrılan ve sürekli belli kesime aktarım mekanizmasına dönüşen bir sistemden bahseder hale geldik. İslam ekonomisi diye bir şey varsa, ki elbette İslam hayatın tüm alanlarına dair düzenleme yapıyorsa yukarıda belirttiğimiz gibi vardır, isimlendirme başka bir mesele, ve bunun içinde İslami finans gelişecekse reel sektörden üretim ve istihdamdan kopmayan bir mekanizmadan bahsediyor olmamız lazım. En azından teorik olarak şunu söylememiz mümkün; İslam geliştirdiği mekanizmalarla haksız paylaşım-kriz-bu defa tersinden yükün haksız paylaşımı kısır döngüsünü kırmaktadır. Yani gelişme dönemlerinde fakire kaşıkla veren ama kriz dönemlerinde kepçeyle alan düzeni ortadan kaldırır. Evet, İslam ekonomisi var ama ne yazık ki şu anda İslam dünyasının bir fetret dönemi yaşamasından dolayı yeterince üretim yapılamadığını, bunun da eğitimden sanata, emek piyasasından finansa her alana olumsuz yansıdığını görüyoruz.

İdeolojik çatışmaların çoğu ekonomik alanda kendini gösteriyor, şeklinde bir düşünce dile getiriliyor. Sizce ekonominin bu yönde şekillenme eğilimi var mı? Batı ülkelerinin İslami finansa yaklaşımını bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu şekilde bir örnek verebilirim; Türkiye’nin yakın tarihi ne yazık ki birçok alanda olduğu gibi ekonomi ve finans alanında da yanlışlarla dolu. Türkiye potansiyelini bu anlamda kullanamadı. Türkiye’nin son 10 yılda bu yanlış gidişe dur deme cesaretini ve ardından büyük ölçüde durdurma başarısını gösterdiğini görüyoruz. Dünya da aslında benzeri bir durumu yaşıyor. Nasıl Türkiye’de onlarca yıldır dışlanmış kesimler bir süre sonra özveriyle geliştirdikleri muhalefetle “Bizde varız” deme noktasına gelebildiler, şu an küresel sistemde aynı şeyleri yaşıyor. 1994, 2001 krizlerimizde her bir kriz ekonomi alanlarında yapılan hatalardan beslendiyse, şu an dünya da benzer hatalar yapıldığı için benzeri krizlerle karşı karşıya. Bu krizler İslami finansa bir alan açılması gerektiğini, bu sadece İslam ülkelerinde değil, batı ülkelerinde de İslami finansa yönelen ilginin artmasına yol açtı. Elbette parayı (sermayeyi) isteyen Batı kendi içindeki mühtedilere ve göçmen Müslümanlara hoşgörü konusunda özellikle bazı ülkelerde aynı istekliliği göstermiyor. Evet “iyi” ile “kötü” arasındaki kavga her alanda yürüyor ve iyinin kazanmasında ekonomik ayak çok önemli.

Sizi siz olarak kabul etmiyoruz

Bugün hayatın her alanında Türkiye’nin yaşadığı acı tecrübeler dünyada da yaşanıyor. Batı’ya baktığınızda finans alanında ve içinde bulunduğu hayatın her alanında bir mücadele var. Baktığınız zaman Türkiye’de başörtüsünün yasaklandığı zamanlar olduğu gibi Fransa gibi ülkelerde de aynı sorunlar yaşanıyor. Sizin paranızı, beşeri sermayenizi, üretime katkınızı isteriz ancak sizi siz olarak aramızda görmek istemiyoruz, diyorlar. Türkiye’de olduğu gibi dünyada da bu bir süreçtir. Zamanla dünya sadece Müslümanların parasını değil, Müslümanlığını da kabul edecek noktaya gelecektir.

Türkiye’nin İslam ekonomisindeki yeri nedir? Türkiye’nin bu konuda markalaşması için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Yakın geçmişimize baktığımız zaman, Türkiye hiç olmadığı kadar bir istikrar adası olma durumunda. Son 15 yılda önemli gelişmeler yaşandı ve zaten Türkiye’nin son 5 yıldır başına gelen olaylarında bu dinamizmin bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi diğer İslam ülkeleriyle kıyaslandığında büyük bir potansiyele ve göreli sağlıklı ekonomiye, yetişmiş insan gücüne sahip. Bu yüzden her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da ümit vaat ediyor. Ancak şunu kabul etmemiz gerekiyor ABD’nin yirmide birini ancak üretebiliyoruz. Bu büyüklükteki bir ekonomiyle aslında Türkiye şunu denemeye çalışıyor; Öncelikle bölgesel bir güç olmaya çalışacağım. Evet, belki ekonomik olarak geri de olabiliriz ancak bizim güçlü bağlarımız, “stratejik derinliğimiz” var ve bu bağların bize ekonominin üstünde bir alan oluşturmasını istiyoruz. Bu gücü kendinde gördü Türkiye ve bunun hamlelerini yapmaya çalıştı. Batı da bunu gördü bunun için karşı hamleler yapıyorlar.

İslam ekonomisinde önemli bir potansiyele sahibiz

Henüz dünya ekonomisinde hissedilebilir bir etkiye sahip olmasa bile Türkiye’nin barındırdığı potansiyel ile göz doldurduğunu söyleyebiliriz. İslam ekonomisine geldiğimiz zaman hem Türkiye’de hem de dünyada henüz yeterli bir paya sahip olduğunu söyleyemeyiz. Katılım bankacılığının sektördeki payı yüzde 5-6 civarında. Ayrıca dünya geneline baktığımız zaman konvansiyonel finansa oranla yüzde 1 civarında olduğunu görüyoruz. Bu ciddi sorunları işaret ediyor. Bu sorunlardan bir tanesi Türkiye’deki ve dünyadaki finans çevreleri, İslami finansı hâkim iktisadi paradigmaya hapsediyorlar. Bölgede lider olma özgüvenini finans ve ekonomi alanında da yakalayabilirsek ve bize çizilen iktisadi paradigmanın dışında düşünmeye başlarsak önemli açılımlar getirebileceğimizi düşünüyorum. İslami ekonomiye yönelik önemli bir potansiyele sahibiz.

Üretim ve tüketim gücümüzü keşfetmeliyiz

Üretim gücümüzü keşfedip daha fazla üretim yaparak, tüketimden gelen gücümüzü de kullanarak dünya ekonomisinde hızlı bir şekilde söz sahibi olabiliriz. Amerika’nın 2008’de krize yakalandığında, ben krizden etkilenirsem sizler bu krizden daha fazla etkilenirsiniz, diyebilmesinin sebebi Amerika’nın tüketimden gelen gücüdür. Biz de Müslümanlar olarak bir taraftan daha çok üretirken tüketici olarak da bilinçli hareket etmeliyiz. Aslında bu temel iki fonksiyon birbirini tamamlar. Diğer bir ifadeyle hem İslami finans çevrelerini ve işadamlarını eleştirirken tüketici Müslümanın sorumluluğunu ne kadar yerine getirdiğini de sorgulamamız gerekiyor.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye ekonomisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

15 Temmuz darbe girişimi sınırları zorlayan bir girişimdi. 17-25 Aralık tarihinden itibaren iyice ortaya çıkan bir ihanet sürecini keşfetti Türkiye. Ama bundan daha ilerisi olmaz dediğimiz her girişimden sonra bizlere ihanetin daha ilerisinin de olabileceğini gösterdiler. 15 Temmuz bunun adıdır. Şunu kabul etmek lazım, bu gibi travmalar öncelikle kendisini ekonomide gösterir. Dolayısıyla hem tüketici hem de üretici bu süreçten etkilendi. Her şeyden önce Türkiye’deki ekonomi aktörleri ve dışarıdan gelecek olan özellikle doğrudan yatırımcılar bunlardan etkilenir. Ancak görülüyor ki bu etki geçici bir etki olacak ve Türkiye yeniden sağlam bir ekonomiye doğru ve bu defa ağırlıklarından da kurtularak ilerleyecektir.

Devletin İslam ekonomisine verdiği desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçmişte Türkiye’de İslami finansın ve İslami hassasiyeti olan işadamlarının önünü iktidardakiler keserken, bugün tablo değişti. Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere iktidar toplumun hassasiyetlerini dikkate alarak başta katılım bankacılığı olmak üzere İslami finansı destekliyor. Ancak bürokrasiden ve İslami kesimden destek bulamıyor. Faizsiz Finans Koordinasyon Kurulu oluşturuldu ve bürokrasi bile kıpırdadı. Ama 90’larda gidişattan şikayet eden iş dünyası ve bu işi daha çok sahipleneceğini varsayacağımız sivil toplumdan beklenen karşılığın geldiğini söylemek zor. Hassasiyetlere binaen bir yol verme var ama hassas olanların temsilcilerinden daha büyük adımlar gelmesi gerekirken bunu göremiyoruz. İslami kesimin yeni bir silkinişe ihtiyacı var. Önceden helva yapmak için gerekli malzemelerden yağımız yoktu. Bugün ise siyasi irade yanımızda yani yağımız var ancak önceden var zannettiğimiz malzemelerimizi bulamıyoruz. Dolayısıyla İslami kesime bu anlamda çok daha büyük görevler düşüyor.

Türkiye’deki İslam ekonomisi ve finansı yönündeki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün en önemli gelişmelerden bir tanesi üniversitelerin İslam ekonomisi ve finansı üzerine formel eğitime başlamasıdır. Bu ilerleyen 10 yıl içerisine İslam ekonomisi ve finansı üzerine teorik birikimi elde etmiş beşeri sermaye demektir. Sakarya Üniversitesi gibi, İstanbul ve Konya Karatay Üniversitesi gibi birçok üniversite lisans, yüksek lisans, doktora düzeyinde eğitim vermeye başladı. 1-3 Eylül’de icra ettiğimiz Uluslararası İslam Ekonomisi ve Finansı Kongresi gibi etkinliklerle dünyanın birikimini Türkiye’ye getirmeyi ve Türkiye’de de ilave bir birikim oluşturarak Dünyaya sunmayı; eğitim alanında bir açılım yapmayı hedefliyoruz. Bizim bu kongrelerdeki amacımız akademisyenlerin ve alanla ilgili uygulamacıların bir platformda bir araya getirilmeleridir. Bu konferans siyasi iradenin dikkatini çekmekten ziyade özellikle finans sektörünü ve akademisyenleri bir araya getirip bazı meseleleri yeniden düşünme imkânı veriyor.

Diriliş Postası – 6 Eylül 2016

10 kez görüntülendi.
05 Eylül 2016 - 11:05