Edebiyat ve Sosyoloji Konuşuldu

12 Nisan 2018

Sakarya Üniversitesi Akademik ve Sosyal Gelişim Merkezi’nin (SASGEM) düzenlediği Çarşamba Konferanslarının bu haftaki konuğu, “Kâtip Çelebi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Konuk” oldu.

Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Konferans Salonunda gerçekleşen konferansta “Edebiyat ve Sosyoloji” başlıklı konu ele alındı.

Konuşma türlerinden bahsederek konuşmasına giriş yapan Osman Konuk, şöyle devam etti: “Çok geniş bir başlığımız var; edebiyat ve sosyoloji. Önce bu iki temel sanat ve disiplin ile ilgili kendi konumu belirtmek isterim. Ben bir sosyoloji zanaatçısıyım ve edebiyat okuyucusuyum. Bu nedenle edebiyat biliminin disiplin içi sorunlarına yaklaşımına ve metodolojisine elbette değinmeyeceğim, bu benim haddime değil.

Edebiyat bir sanat, sosyoloji bir bilimsel disiplin, bu iki kategori ve farklı bilgi türünün aynı başlık altında tanımlamak aslında biraz problemli görünebilir. Çünkü sanat ve bilimsel disiplin ontolojileri farklı kategoriler. İkisi de beşeri bilgiye ait kaynaklar ama arada kategorik bir fark var. Buna rağmen ne için yan yana? Edebiyat hümanistiz denilen beşeri bilimler başlığı altında metodolojik bir perspektif ile bakılabilir. Ama bir de edebiyata topyekûn beşeri bilgi içinde kaynakların birisi olarak bakılabilir.

Benim sosyolojiye bakışım

Sosyolojiyi nasıl tanımlıyoruz? Toplumsal olguları uzlaşılmış metodolojileri araştıran bilimsel disiplin. Benim sosyal bilim anlayışımda bu görece erken pozitivist dönemin kabul edilmişi kalıbının daha güncel çağdaş diyebileceğimiz bir anlayış yolu. Ben sosyal bilimlerin salt doğa bilimlerinden gelen geleneğini aşmasını ve bir yüzünün sanata ve edebiyata bakmasını düşünen bir zanaatçıyım. Yani beşeri bilim bence hem bilim hem de sanattır.

Türkiye’nin modernliğin ve modernleşmenin edebiyat ve sosyoloji ile genel panoraması

Modernlik ve modernleşme problemleri deyince Osmanlı modernleşmesinden başlamamak imkânsız. Osmanlı modernleşmesinin birkaç özelliği var. Bir tanesi; Osmanlı modernleşmesinin daha sonra bütün süreçleri etkileyen bir gerekliliği var. Modernleşme süreci askeri modernleşme ve daha sonra eğitim alanındaki modernleşme süreci ile başlıyor. Bu çok belirleyici bir durum. İkincisi; Osmanlı ve Türkiye modernleşmesinin yöntemi yukardan aşağıya, merkezden çevreye artık hepimizin bildiği jakoben yöntemle mümkün oluyor. Modernleşmeden çok modernleştirme diyebiliriz. Bu modernleşmenin niteliği nedir? Farklı farklı dozlarda, düzeylerde ve tekniklerde olmak şartıyla, otoriter bir modernleşme tarihimiz var, ikinci özelliğe bağlı olarak.

Osmanlı Türkiye modernleşmesi deyince Tanzimat ile başlamamız gerekiyor. Şimdi Tanzimat ile ilgili çok şey biliyoruz, ama ben bir şeyin altını çizmek isterim. Tanzimat genel, yapısal, kapsayıcı, hukuki düzenlemelerdir. Tanzimat’ın Osmanlı tarihinde, Osmanlı entelektüellerinde, Osmanlı bürokrasisinde ve elbette tebaada şöyle bir çarpıcı durumu var. Tebaa, bürokrat, entelektüel hangi zümreden olursa olsun, ilk defa kendisini bir cihan devleti olarak tanımlayan Osmanlı, kendi özgün kurumları ve kaynakları dışında bir kaynaktan, bir otoriteden, zorlayıcı diyebileceğimiz bir tarzda bir dizi yapısal norm ilan ediyor ve uyguluyor.

Şimdi Tanzimat edebiyatı hakkında bu veriden çıkarak birkaç tespitte bulunabiliriz. Türkiye’de modern edebiyat başlangıcı itibarı ile böyle bir siyasal varlık içerisinde. Osmanlı Tanzimat entelektüellerinin, yazarlarının psikolojisi şöyle: Birincisi Batı karşıtlığı; ikincisi sistemin imparatorluğu çözülmesine, aşılmasına neden olduklarını düşündükleri iç geleneğe karşılar. Bu iç geleneği divan edebiyatı olarak tanımlayabiliriz. Osmanlı Tanzimat edebiyatı böyle bir kültürel, politik, sosyolojik iklimde ortaya çıkıyor. Yani Avrupa’dan gelen modern edebiyat türlerini deniyorlar. Divan edebiyatını reddediyorlar. Batı karşıtları, gelenek karşıtları ve hepsinde ortak olan tavır şu; edebiyata ve sanata bir görev, işlev, toplumsal, politik yarar biçmek.

Bağımlı edebiyattan bağımsız zihinlere

Bağımlı sanat, bağımlı edebiyat iktidar ilişkileri ile stratejilerle belli odaklarla ilgili edebiyatın, gerçekten birinci sınıf edebiyat olmadığını düşünüyorum. Bizim Tanzimat’tan erken Cumhuriyet dönemine kadar hâkim anlayış bu. Edebiyat bir türlü bu kısıtlardan kurtularak kendi özgün yaratıcılığını ortaya koyamıyor. Muhteşem bir geleneğe sahibiz. Olağanüstü bir Türkçe dil geleneğine sahibiz. Benim için gelenek dildir. Dile kültürel müdahale edemezsiniz. Kültür mühendisliği yapılabilir bir şey olsaydı, dünya bambaşka bir yer olurdu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bütün dünyada sosyal bilimlerde, edebiyatta, sanatta kapsamlı yoğun etkiler var. Üçüncü kuşak modernistler dediğim 1950 kuşağı edebiyatçıları ve sosyal bilimcileri denilince, ben İkinci Yenici şiiri hareketini anlıyorum. İkinci Yenicileri 1955’den 1965 arasında on yılda, muhteşem, olağanüstü, yeni boyutta, günümüze kadar gelmiş olan ve bundan sonra da devam edecek olan, ilk defa tam bağımsız modern anlayışla karşılıyorum. Büyük fikirler, büyük felsefeler, bağımlı zihinden bence çıkmaz. Taklitçi olabilir ama orijinal, özgün anlamda, yeni fikir, yeni bilim, yeni sanat, her zaman her şeye rağmen ortaya konulan bir şeydir. Çünkü başka türlü bütün olarak insani gelişiminden bahsedemeyiz. Yani var olanla çelişmeden, onunla çatışmadan yeni bir söz söylemenin imkânı olmadığı düşünüyorum.”

Konferans Prof. Dr. Osman Konuk’a hediyelerinin takdim edilmesiyle sona erdi.

12-04-2018 / ST

336 kez görüntülendi.
12 Nisan 2018 - 11:23