Sakarya Üniversitesi Haber Portalı

Demokrasinin “Karargâh”ı Neresidir?

Doç. Dr. Bünyamin Bezci – Diaspora Çalışmaları Uygulama Ve Araştırma Merkezi Müdürü

Geçen hafta en çok tartıştığımız konuların başında geldi “karargâhın rahatsızlığı.” Doğrusu en iyimser yaklaşımla “algı yönetimi”ne girişen Genelkurmay İletişim Dairesi’nin bir “algı operasyonu”na konu olması şeklinde anlaşılabilecek bu meselenin kökleri derin olduğundan tepkisi de sert oldu. Medyacılar algı yönetimini “kendini doğru ifade etmek” olarak anlarlar. Belli ki bazı konularda Genelkurmay da kendini doğru ifade etmeye ihtiyaç duymuş. Ama medya yoluyla algı yönetimini başarabilmek iletişim, teşvik ve zorun karışımı bir dozda mümkündür. Genelkurmay bu anlamda kendini doğru ifade etmeyi başaramamıştır. Bu nedenle de algı yönetimi algı operasyonuna dönüşmüştür.

Öncelikle iletişim konusunda beceriksizlik sergilenmiştir. Fakat bu konunun görünmeyen hayırlı tarafı gazetecilerin Genelkurmay’ın itibar teşvikleri ve zor potansiyelini diğer devlet daireleri kadar önemsemesi olmuştur. Zira gazete spor sayfalarına özgü çocukça ironi ile Genelkurmay’ın bazı meselelerdeki tavrını ortaya koymasını “rahatsızlık” başlığı ile aktarabilmiştir. Bu başlığı atanlar başlıktan sonra içeriğin okunmayacağını bilecek kadar tecrübeli algı operasyoncularıdır. İşte bu konuda asıl ele alınması gereken siyasi hayatımızda “karargâh rahatsız” başlığının bizatihi istenen çağrışımlarıdır. Batı siyasal hayatında siyaset burjuva yoluyla kamusallaşırken bizde kamusal tartışmalar bürokrasinin koridorlarını aşamamıştır. Kendi toplumuna yönlendirilmesi gereken bir kitle muamelesini Batı’da burjuvalar yaparken bizde bürokratlar yapmıştır. Bu nedenle halk ile arasına mesafe koyan burjuvalar ancak bugünlerde tepkimizi çekmeye başlamıştır. Bazı iş adamlarının şahsında oluşan halktaki tepki aslında bürokratik vesayetin zayıfladığının işareti olarak da önemli sayılabilir. Fakat Osmanlı modernleşmesinden devralınan bürokratik vesayet, Cumhuriyet’in bürokrat kadroları açısından da kolay vazgeçilebilir bir güç olmamıştır.

Çok partili hayata geçişle birlikte sivil bürokrasi siyasal karar mekanizmalarında seçilmişlerin arkasındaki rollerini kabullenmiştir. Bu nedenle bakanlık bürokrasileri seçilmişlerin siyasi iradelerine ve dolayısıyla milletin iradesine tabi olmuştur. Fakat akademi, yargı ve askeri bürokrasi seçilmişlere karşı güç gösterisinde kolay geri adım atmamıştır. Nitekim 1961’de kendilerinin yaptığı bir Anayasa ile ayrıcalıklarını özerklik, güçler ayrılığı ya da rejimin koruyucuları olarak tescil etmişlerdir. Aslında 1982’de yenisi yapılmış olmasına rağmen halen 1960 askeri darbesinin kurduğu politik sistem çerçevesinde karar mekanizmalarını işletiyoruz. Yani bugün söz konusu olan “karargâh” o zamanlar kuruldu. Siyasi kararın oluşum süzgeçleri o zaman monte edildi. Siyasilere güvenmeyen bürokratik vesayet, ola ki yanlış olduğunu düşündüğü bir siyasi kararı düzeltme mekanizmalarını sisteme monte etmiştir. Meclis’in içinde Senato’nun oluşturulması, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması ya da hâkim ve savcıları atayan kurumların ve üniversitelerin özerkleşerek siyasal kontrol mekanizmalarından kurtarılmasının amacı “siyasi karargâh”ın güçsüzleşmesine dönük hamlelerdir. Ekonomik rantın dağıtımıyla çerçevelenen siyasi karargâh alanı 1960-1980 arasında ancak “baba” figürü çerçevesinde bir patrimonyal yönetim yapısı oluşturabilmiştir. Özal ile yeniden güçlenen siyasi karargâh, devleti yüklerinden kurtararak güçlendirmeye çalışmıştır. Oysa yük olarak görülen KİT’ler siyasilere bırakılan ekonomik rantın dağıtım mekanizmasıydı. Bu anlamda Özal siyasi karargâhı güçlendirmeden bindiği dalı kesmiştir. Fakat bürokratik vesayete karşı açtığı yol üzerinden hem Anadolu Aslanları denilen KOBİ’ler hem de yeni kaynaklarla beslenen yerel siyasi figürler güçlenmiştir. Bir nevi taşra ve varoşların siyasi karargâha dahil olma yolunun taşlarını Özal döşemiştir.

Bürokratik vesayet son büyük hamlesini akademi ve yargının da desteğini alarak bir güvenlikleştirme harekâtı olarak MGK üzerinden 28 Şubat darbesinde gerçekleştirmiştir. Toplumun siyasallaşması karşısında kuşatılmışlık hissiyle bir huruç harekâtı olan 28 Şubat’ın artçı sarsıntıları 2007 Nisan bildirisi sonrasında yapılan seçimle birlikte kesilmiştir. Bu anlamda 15 Temmuz bürokratik vesayeti oluşturan akademi, yargı ve ordudan oluşan tarihsel blok şablonunun işe yarayacağı düşünülerek bir terör örgütünce kullanılmasından ibaret kalmıştır.

Tarihsel olarak siyasi karargâh karşısında bürokratik vesayet, demokratik anlamda olması gereken bir tükeniş hikâyesidir. Ama anılar halen taze ve hikâyenin acı günlerini hatırlayanlar halen hayatta olduğundan başlığı atanların mesajı dokunulası yere dokunmuştur. Demokrasilerde karar alma iradesinin tek sahibinin “millet” olduğunu sindirdiğimizde kimseye bu tür imalar muhtemelen dokunmayacaktır.

Sabah Gazetesi – 4 Mart 2017