Sakarya Üniversitesi Haber Portalı

Alman Politikasıyla Niçin Anlaşamıyoruz?

Doç. Dr. Bünyamin Bezci / Sakarya Üniversitesi Diaspora Araştırmaları Merkezi Müdürü

Asıl sorun Balkanlar, Doğu Avrupa, Kafkaslar, Orta Asya ve Yakın Doğu’daki coğrafi karşılaşmalardır. Bugün Alman sanayi ürünlerinin güçlü olduğu bu coğrafyada Türkler rahatsız edici biçimde yer almaya çalışmaktadır. Bu nedenle Türklerin yavaşlatılması gerekmektedir!

Cumhuriyetin siyasi hafızası Alman politikalarıyla 20. Yüzyılın başındaki birlikteliği bazen abartarak “silah arkadaşlığı” gibi büyülü bir kavramla anmaya alışkındı. Hatta Osmanlı’nın son dönemindeki “Alman nüfuzu” askeri, teknik ve eğitim gibi geniş alanları kapsamaktaydı. Söylemsel olarak güçlü olan Türk-Alman birlikteliğine rağmen Cumhuriyetin dış politikası yapısal anlamda İngiliz/Amerikan politikalarına her zaman daha yakın olmuştur. İki savaş arasındaki Sadabat Paktı ve Balkan Antantı tipik İngiliz politikasının bu coğrafyadaki karşılığı olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki NATO ve Bağdat Paktı da benzer politikaların Amerikanize olmuş haliydi. Hatta savaş sonrasında Alman iş piyasasının Türklere açılması bile ABD destekli bir projeydi.

Oysa Türk siyasi kamuoyunda yakın zamanlara kadar Alman politikalarının Türkiye’ye olan desteği hakkında olumlu kanaatler hâkimdi. Öyle ki AB sürecinde Almanya’dan gelen olumsuz sinyaller 90’lı yılların politikacılarında “hayal kırıklığı” yaratabilmişti. Bu hayal kırıklığının önemli nedenlerinden biri de savaş sonrasında artan Türkiye’deki Alman yatırımlarından kaynaklanmaktadır. Bugün Türkiye’de yaklaşık 6 bin kadar Alman sermayeli firma bulunmakta ve bu firmalarda yaklaşık 60 bin kişi istihdam edilmektedir. Toplamda 35 milyar doları bulan ticaret hacmi ve 3 milyar doları geçen doğrudan yatırım söz konusudur. Bütün bu yatırımların Alman politikasıyla Türk politikalarını yakınlaştıran nedensel ağlar ördüğü düşünülmekteydi. Yaşanan hayal kırıklığının bir kısmı da bu kadar yakın ekonomik ilişkilere rağmen Almanya’nın Türkiye’ye karşı olumsuz tutumuna dayanmaktaydı. Yani eski silah arkadaşlığımız, yakın ekonomik politikalarımız ve işçi göçüyle birlikte oluşan kültürel yakınlığımıza rağmen Almanya’nın AB sürecindeki olumsuz tutumu bir türlü anlaşılır değildi.

Dünyanın ekonomik fotoğrafına biraz daha geniş bakabilseydik aslında bu tür hayal kırıklığını da yaşamamış olurduk. Şöyle ki Alman politikalarıyla aynı düzlemlerde iş kovalamaktan kaynaklanan bir anlaşmazlığımız aslında eskiden beri vardı. Aynı düzlemden kastedilen hem ekonomik hem coğrafi alanlardır. Alman ekonomisine bakıldığında görülen şudur; 19. Yüzyılın ikinci yarısındaki dizel motorla başlayan yeni sanayi hamlesini yakalamış büyük bir üretim ve ihracat gücü olan Alman ekonomisi İkinci Dünya Savaşı sonrasında da yeniden yapılanarak bugünkü büyüklüğüne ulaşmıştır. Nihayetinde bu büyüklükte Motor/otomativ/silah, makine, kimya ve inşaat sektörü önemli rol oynamaktadır. En rafine teknolojisi nükleer santralleri saymazsak tüplü televizyonlardan sonra o sektörde bile geri kalan Almanya’nın bilişim sanayisinde pek de güçlü olmadığı görülebilir. Nükleer ise ulusal enerji ihtiyacını karşılamaktadır ama uluslararası piyasada güvenlik korkusu nedeniyle pazarlanabilir bir teknoloji değildir. Sıkıntı ise bu tür konvansiyonel teknolojilerin artık birçok gelişmekte olan ülke açısından da sıradanlaşmasıdır. Alman ekonomisinin güçlü olduğu bütün alanlarda Türkiye de vardır ve giderek güçlenmektedir. Ama asıl sorun Balkanlar, Doğu Avrupa, Kafkaslar, Orta Asya ve Yakın Doğu’daki coğrafi karşılaşmalardır. Bugün Alman sanayi ürünlerinin güçlü olduğu hatta çoğu Alman sanayisinin çöplüğüne dönüşmüş bu coğrafi alanlarda Türkler rahatsız edici bir biçimde yer almaya çalışmaktadır. Henüz daha ekonomik iddiası o kadar da güçlü olmayan Türkiye yine de ayak bağı oluşturmaktadır. Bu nedenle yavaşlatılması gerekmektedir.

Türkiye’yi durdurma yolları

Türkiye’nin yavaşlatılmasının ise görünen iki yolu vardır; ya toplumsal/siyasal fay hatlarını harekete geçirmek ya da bizatihi iddia sahibi olan zihniyeti itibarsızlaştırmak ve yerine iddiasından vazgeçmeye hazır olanları ikame etmek. Türkiye’de son yıllarda yaşanan Batı politikalarıyla ama özellikle Alman politikalarıyla uyumsuzluğu buradan okumak gerekmektedir. AK Parti’nin Cumhuriyetin baskıcı ve vesayetçi zihniyetine rağmen başlattığı açılım politikalarının işe yaramamasının fay hatlarının derinliğinden değil kullanışlılığından kaynaklandığı şimdilerde daha iyi görülebilmektedir. Bu fay hatlarının ideolojilerle ya da Kürtlerle alakalı kısmı soğursa Alevilerle ilgili kısmı ısınmakta, o soğuğunca diğerleri devreye girmektedir. Belli ki bu konular yabancı düşünce kuruluşları ve akademisi tarafından iyi etüt edilmiştir. Diğer taraftan Türkiye’nin politik ve ekonomik iddia sahibi olmasının sembol ismi olarak da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan görülmektedir. Kendi yerel yönetimlerinin kararlarına karışmadığı iddiasına karşı Türk mahkemelerin kararlarının hesabı bile Cumhurbaşkanına fatura edilmektedir. Ki bu kararların adına karar verdikleri milletin hak anlayışıyla ne kadar uyumlu olduğu görmezden gelinmektedir. Ordunun silahlı gücüne dayanarak darbe yapmak isteyen FETÖ’cüler karşısında bile eksilmeyen milletin desteği görmezden gelinerek Cumhurbaşkanı’ndan Türk milletinin inanmadığı bir diktatör çıkarılmaya çalışılmaktadır. Türkiye’ye sunulan tercih ise ya iddialarından vazgeçmesi ya da kontrollü gerginliğin devamıdır. Zira kapitalist sistemin bu kadar büyük bir ekonomiyi ve pazarı gözden çıkarmaya pek de niyeti yoktur. Türkiye’nin isteği ise göreli karşılıklı saygıya dayalı bir ilişki geliştirebilmektir. Bu nedenle Alman politikalarıyla uyumun ancak iki yolu mümkün görünmektedir; ya Almanya Türkiye’nin ekonomik ve politik iddialarına saygı gösterip birlikte çalışmanın bir yolunu bulacaktır ya da Türkiye’de bu iddialardan vazgeçecek bir iktidar değişimi yaşanacaktır.

Politik siperlerimiz

Almanya açısından Türkiye politikası artık yapısal gereklilikler kazanmıştır. Bu nedenle Hristiyan demokrat, sosyal demokrat, liberal ya da yeşil iktidar ortakları bakımından politikaların kolay değişeceğini ummak boşunadır. Aslında sosyo-ekonomik olan sorunun görünen yüzü Hristiyan demokratlar ve liberaller için “diktatörlük”, sosyal demokratlar ve yeşiller için ise “insan hakları”dır. Alman aşırı sağı için ise “kültürel farklılık”tır. Alman politikasında kim bu sorunları Türkiye bağlamında ele alıyorsa aslında “Türkiye’nin de çok olduğunu” söylemeye çalışmaktadır. Zira yukarıda sayılan konularda Alman politikasının bayağı sabıkalı olduğu aşikârdır. Örneğin Mısır söz konusu olduğunda bütün bu konuları unutanlar, 20. Yüzyılın en adaletsiz sorunu olan “Filistin Sorununu” yaratanlar  söz konusu olduğunda nükleer teknoloji yüklü denizaltılarla İsrail’in güvenliğini kendine dert edinebilmektedir. AB açılım politikalarıyla birçok paketi evrensel hukuk normlarına uygun olduğu için iştiyakla kabul eden Türkiye’nin ilelebet kapıda bekletileceğinin ortaya çıkmasından sonra yaşadığı hayal kırıklığı bile Türkiye’yi evrensel hukuk çerçevesinden koparamamıştır. 19. Yüzyılda Batı medeniyeti karşısında kendi “sonderweg”i yani kendine özgü yolunu arayan Alman politikası Türk politik toplumsallığında bu kadarını bile düşünmeyen AB ile uyum arzusunu görmezden gelmiştir. Bugün gelinen noktanın her ne kadar şükretsek de Eski Avrupa zihniyetinin dışlayıcılığının bir sonucu olduğu açıktır. En azından artık Türk politik toplumsallığı kendi çıkarlarını daha net görebilmektedir. Bu nedenle toplum Avrupa’dan pek de fark edilemeyen “politik siperlere” sahip görünmektedir. 15 Temmuz darbe girişiminin başarılı olamamasının nedeni de bu görünmez siperlerdir.

İhracatın iki dev ülkesi olan Almanya ve Çin fazla veren ticaret dengeleriyle bugün uluslararası pazarların açıklığından en fazla yararlananlar olmaktadır. Bu tür yeni kolonyalist değer akışlarının önündeki engellerden biri de ülke ekonomilerinin kendine yeterlilik düzeylerinin artmasıdır. Bu bağlamda Türkiye kontrol edilmesi en kolay gelişmekte olan ülkelerdendir. Diğer taraftan yeni kolonyalist politikaları görmezden gelerek sorunları terörle mücadeleye indirgemek ya da uluslararası haksız ticaretin kefareti olarak “Afrika’ya yardım” sembolizmine sığınmak Türkiye’nin uluslararası adalet arayışının karşılığı değildir. Alman ekonomisi Alman bürokratik aklının bir eseri olduğundan ve AB bu aklın cisimleşmiş haline tekabül ettiğinden Almanya tarafından politik esneklikten uzak kurallı bir uluslararası sistem arzulanmaktadır. Bu anlamda ABD ve Rusya gibi siyasal gücüne dayanarak ekonomik çıkarlarını korumak ya da güçlenen Türkiye gibi yeni politik pazarlıklara dayalı ekonomik ilişkiler istemek Almanlar için kabul edilebilir değildir. Alman kamuoyunda her üç ülkenin de politik liderlerini itibarsızlaştırma çabalarını bu tür yapısal uzlaşmazlıkta aramak gerekmektedir. Ancak o zaman Alman kamuoyu önüne parçalanmak üzere atılan bu liderlere Çin ya da Hindistan politik liderlerinin neden eklenmediğini anlayabiliriz.

bbezci@sakarya.edu.tr

Star Açık Görüş – 9 Temmuz 2017