2023’e 8 Kala Teknokentlerin Rolü

24 Şubat 2015

*Sakarya Teknokent A.Ş. Genel Müdürü Prof. Dr. Tahsin Engin

Son yıllarda özellikle ekonomi alanındaki uzmanlardan “Orta Gelir Tuzağı, OGT” kavramını sıkça duyar olduk. Özet anlatımla OGT, bir ülkede ki i başına düşen gelir seviyesinin belirli bir düzeye gelip takılması ve öteye gidememesi, bir tür patinaj ya da eski tabirle fetret dönemine girmesi demektir. Peki, ama belirli bir gelir seviyesi ile kastedilen gelir nedir? Küresel anlamda genel kabul gören yaklaşıma göre ortalama bir Amerikalının yıllık gelirinin yüzde 20’si OGT düzeyi olarak alınıyor. 2007-2013 arasında geçen son 7 yıllık performansa bakıldığında ülkemiz açısından bu oranın tam da yüzde 20 mertebelerinde gezindiği, hâlihazırda yüzde 20,3 olduğu görülmektedir. Bu da demek oluyor ki Türkiye OGT içerisine sıkışmış ve kendine çıkış yolu aramaktadır.

Ülkemizin oldukça iddialı 2013 ekonomik vizyon hedefleri bulunmaktadır. Örneğin toplam ihracatın 500 milyar dolar, kişi başı düşen gelirin 25 bin dolar olması ve dünyanın en gelişmiş ilk 10 ekonomisi arasında yer alması. 2015 yılı için kişi başı düşen gelir tahmininin 11 bin dolar civarında olduğu göz önüne alınırsa, 2023’e kalan 8 yılda her yıl ortalama 1750 dolar daha zenginleşmemiz gerektiği ortaya çıkmaktadır.  Ancak son 7 yıllık performansa bakıldığında, eğer farklı bir şeyler yapamazsak bunun pek de mümkün olmayacağı ortadadır.

2013 rakamlarıyla yaklaşık 152 milyar dolar ihracat yapan Türkiye, dünyada en fazla ihracat yapan 32’nci ülke konumunda bulunmaktadır. Son 10 yıllık süreç dikkate alındığında ise, gelişmekte olan ülkelerin ihracatını yüzde 6,2 artırdığı, gelişmiş ekonomilerde bu oranın yüzde 4,6 civarında kaldığı görülmektedir. Aynı dönemde Türkiye’nin gerçekleştirdiği yüzde 15’lik ihracat artışı gerçekten gurur vericidir. Bununla birlikte bu gelişmenin yükte ağır, pahada hafif ürünler ekseninde gerçekleştiği de bir gerçektir. Örneğin ihracatı 500 milyar dolar olan Güney Kore’nin ihraç ettiği ürünlerin kg başına fiyatı 3 dolar iken bizde neredeyse bunun  yarısı değerde ürünler satmaktayız. Üstelik ihracatımızın önemli bir kronik rahatsızlığı bulunmaktadır: İthalata dayalı ihracat; Türkiye en çok hammadde/yarı mamul ve mamul ithal eden 21’inci ülkedir. Sonuç olarak Türkiye’nin aynı ürün gamı ve ticaret ortaklarıyla bu hedefe ulaşması zor gözükmektedir. Öte yandan dünyaca ünlü yatırım bankası Goldman Sachs tarafından yayımlanan raporda 2050 yılına ilişkin sıralama tahmininde Türkiye’nin 14’üncü sırada yer alması da önemli bir gösterge olsa gerek. Üstelik bu kulvarda pek de yalnız sayılmayız, zira önümüzde Hindistan, Çin, Brezilya, Meksika ve Nijerya gibi dişli rakiplerin bulunduğu bir sır değildir. Ancak tüm bunlara rağmen Türkiye geçen 12 yıl içerisinde alt-orta-gelirli sınıfından üst-orta- gelirli sınıfa terfi etme başarısını göstermiş, dahası 2016 yılı içerisinde yüksek gelirli ekonomiler arasında yer alacak bir ülke düzeyine gelmiştir. Zira Dünya Bankası verilerine göre 12 bin 275 dolar ve üzeri kişi başı gelire sahip ülkeler yüksek gelirli olarak nitelendirilmektedir.

Orta gelir tuzağından çıkmak için Türkiye 7-8 yıldır mücadele vermektedir. Bununla birlikte ülkeler açısından bakıldığında bu süre çok da sayılmaz. Örnek vermek gerekirse Güney Kore orta gelir tuzağından 16 yılda kurtulabilmiştir. Çin’in kurtuluşu için ise çeyrek asırlık bir sürenin geçmesi gerekmiştir. Ancak sadece sürenin geçmesini bekleyerek OGT’ten kurtulabileceğimizi düşünmek hayalperestlik olur. Bunun için doğru enstrümanları zamanında ve belirli bir plan çerçevesinde devreye sokmak gerekiyor. Bu tuzağa ilk düşen ülke Türkiye değil kuşkusuz. Bu tuzaktan daha önce kurtulmuş olan gelişmiş ekonomilerin deneyimleri önemli ipuçları barındırmaktadır. Öncelikle Türkiye’nin nitelikli Ar-Ge personeli yetiştirmesi, gerekirse ithal etmesi, ama en önemlisi kendi teknolojik bilgisini üretip ticarileştirerek teknolojik ürün ve marka üretmesi gerekiyor. 1960’lı yıllara gelinceye kadar, deyim yerindeyse yükte ağır pahada hafif işlerle uğraşan Güney Kore 1970 ve 80’li yılların başından itibaren yerli Ar-Ge kapasitesinin geliştirilmesi yönünde bilinci bir inisiyatif ortaya koymuştur. Türkiye’de ulusal Ar-Ge gücünün artırılmasına yönelik gayretlerin ancak 2000’li yılların ortalarında sonuçlarının hissedilmeye başlandığı görülmektedir. Ülkemizde yeni yeni orta teknolojili ürünlerin ihracatı başlamışken yüksek teknolojik ürün ihracatında ne yazık ki Güney Kore’nin yaklaşık çeyrek asır önceki performansına ulaşmış durumdayız. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı- TEPAV tarafından da net bir şekilde ortaya konulduğu gibi; Türkiye’nin ucuz işgücü ve ihracat yapısında emek yoğun sektörlere dayalı stratejilerini sürdürerek, uluslararası rekabetçiliğini koruması ve artırması mümkün değildir. Küresel pazarlarda daha üst seviyelere sıçramak ve rekabetçiliğini sürdürülebilir kılmak için Türkiye’nin düşük teknolojili bir yapıdan, orta ve yüksek teknolojili bir yapıya geçişi önemlidir. Bunun için ülkenin sektörel değişime ve ihracat kompozisyonunu değiştirmeye gitmesi zorunludur.

Aslında Türkiye’nin son 10-12 yıllık geçmişine göz atıldığında OGT’nin çok daha öncelerden öngörüldüğü ve bu tuzaktan çıkış için önemli adımlar atıldığı görülür. Örneğin 2000’lerin başlarında GSYİH’den Ar-Ge’ye ayrılan kamu fonu neredeyse 4 kat artarak yüzde 1 civarına kadar yükselmiştir.    Gelişmiş ilk 15 ekonominin ortalaması alındığında bunun yaklaşık yüzde 3,0 olduğu görülmektedir. Türkiye’nin 2023 vizyon hedefi de bu oranı yakalamaktır. Bununla birlikte fon sağlamak için yalnızca bir boyutudur. Diğer bir boyut tam zamanlı Ar-Ge personeli sayısıdır. Yine ilk 15 ekonominin ortalamasına bakacak olursak onlardaki 250 bin civarında tam zamanlı Ar-Ge personeline karşın bizde sadece 75 bin civarında bu şekilde personel bulunmaktadır. 2023 hedefimiz ise 300 bin tam zamanlı Ar-Ge personelinin istihdamını sağlamak. Ayrıca özel sektörün,  devlet tarafından sağlanan bu Ar-Ge desteklerini kullanmasının yanında taşın altına daha fazla elini uzatması gerekmektedir. Zira gelişmiş ekonomilerde yapılan Ar-Ge harcamalarının yaklaşık yüzde 70’i özel sektör tarafından karşılanırken,  ülkemizde bu oran yüzde 40’lar düzeyindedir ve bu durum sürdürülebilir değildir.

Türkiye’nin OGT’den çıkış ve ekonomik gelişmişlik bakımından sınıf atlaması bakımından iki önemli kavram bulunmaktadır.    Bunlar ulusal Ar-Ge ve inovasyon ekosistemimizin temel yapıtaşları olan teknoloji geliştirme bölgeleri (Teknokent, Bilim Parkı veya Teknopark) ile teknoloji transfer ofisleridir.

Teknokentler genel olarak üniversiteler veya araştırma enstitüleri ile kamu ve özel şirketleri bir araya getirerek yüksek/ileri teknoloji bazlı firmaların kurulması ve gelişmesi için uygun bir ekosistem meydana getirmeyi hedefleyen kamu tüzel ki ilikleridir. Bu yönüyle Teknokentler bir bakıma ülkemizin OGT’den çıkış reçetelerinden biridir. Teknokentlerin faaliyet çerçevesini tayin eden 2001 tarihli 4691 sayılı yasa; ulusal sanayiyi uluslararası ticarette rekabetçi ve ihracata yönelik hale getirme, teknolojik bilgi üretimini sağlama, hem ürünlerde ve hem de üretim modellerinde yenilik sağlama, ürünlerin kalitesini ve standardını, verimliliği artırma, üretim maliyetlerini azaltma, teknolojik bilgiyi ticarileştirme, teknoloji-yoğun üretimi ve girişimciliği destekleme, küçük ve orta boy işletmelerin yeni ve yüksek teknolojilere adaptasyonunu sağlama, teknoloji-yoğun alanlara yatırım fırsatları yaratma, araştırmacı ve nitelikli insanlara iş fırsatları yaratma, teknoloji transferine yardım etme, teknoloji altyapısını oluşturma, yüksek teknolojiyi ülkeye getirebilecek bir açılım olan yabancı sermaye girişini hızlandırma amacını taşımaktadır.

Bu yasa sayesinde üniversite öğretim üyelerinin aynı zamanda girişimci olmasının -şirket kurabilmesinin- önü açılmış, temel ve uygulamalı araştırmaların çıktılarına ait fikri mülkiyet hakların koruma altına alınması sağlanmıştır. Bunun yanı sıra teknoloji transferi ve ticarileşme faaliyetleri üniversiteler ile sanayi arasında çok daha güçlü bağlantıların oluşmasına yol açmıştır.

2001 yılından günümüze kadar ülkemizde toplam 52 teknoloji geliştirme bölgesi (Teknokent) kurulmuştur. Dünyada yaklaşık olarak 20 bin teknoloji geliştirme bölgesi bulunmaktadır ve bunları büyük bir bölümü ilk 15 büyük ekonomiye sahip ülkelerde faaliyet göstermektedir.

Sakarya Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Yönetici A.Ş. kısaca Sakarya Teknokent; 2009 yılında kurulmuş bir kamu ortaklığı tüzel kişiliğidir ve Sakarya Üniversitesi’nin Esentepe Kampüsü’nde faaliyet göstermektedir. Aralarında Sakarya Üniversitesi, SATSO ve Sakarya Büyükşehir Belediyesinin de bulunduğu 7 ortaklı şirket bünyesinde 12 tanesi akademisyenler tarafından kurulan toplam 54 firma Ar-Ge faaliyetleri yürütmektedir. Sakarya Teknokent ülkemiz Ar-Ge ve inovasyon ekosisteminin güçlü ve öncül temsilcilerinden biridir. Kurulduğu günden bugüne 25 Ar-Ge projesi tamamlanmış ve ticarileştirilmiştir. Mevcut firmaların halen yürüttüğü 100 Ar-Ge projesi bulunmaktadır. Yaklaşık 10 milyon TL yatırımla kurulan ve 215 Ar-Ge personelinin görev yaptığı Sakarya Teknokent, aradan geçen 5 yıl içerisinde yatırım tutarının 2 katı bir ciro elde ederek büyük bir başarıya imza atmıştır. Nitekim 2013 yılı verilerine göre Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından yayımlanan performans endeksinde Türkiye 4’üncülük, aynı dönemde kurulan 12 teknokent arasında ise 1’incilik ödülü almıştır.

Sakarya Teknokent ayrıca 2013 yılında ADAPTTO-Teknoloji Transfer Ofisi’ni bünyesinde kurarak faaliyete geçirmiştir. Teknoloji transferi, bilimsel araştırmalar neticesinde ortaya çıkan buluş ve yenilikçi ürünlerin ticarileşme sürecini baştan sona kapsayan destek hizmetleri bütününe denmektedir. ADAPTTO’nun amacı; Sakarya Üniversitesi’nde proje kültürünü yaygınlaştırmak, üniversite ve sanayi birliğini nitelik ve nicelik olarak en üst düzeyde tesis etmek, araştırma sonuçlarına ait fikri sınaî mülkiyet haklarını koruma altına alarak ticarileştirmek ve üniversitede girişimcilik ekosisteminin güçlendirmek olarak sıralanabilir. Henüz 1 yaşında olan ADAPTTO üniversite adına 43 patent başvurusu yapmış, 20 üniversite-sanayi işbirliği projesini kontrat altına almış ve kuluçka merkezini faaliyete geçirerek girişimcilik ve şirketleşmenin özendirilmesinde çok önemli mesafe almıştır. Profesyonel hizmet ekibi ile ADAPTTO’nun üniversite-sanayi işbirliği açısından sergilediği bu performans, 19 Eylül 2013 tarihinde TÜBİTAK’a sunmuş olduğu teknoloji transferi modeli temalı projesinin desteklenmesinde önemli rol oynamıştır.  ADAPTTO tarafından sunulan proje, ülkemizde 11 üniversite tarafından yapılan başvurular arasından desteklenmeye değer 5 projeden biri olmuş ve 10 milyon TL destek almıştır.

Alınan bu destek, ağırlıklı olarak ADAPTTO bünyesinde nitelikli personel istihdamının yanı sıra, ilimiz ve bölgemizde Ar-Ge / inovasyon kültürünün geliştirilmesine dönük eğitim / tanıtım / farkındalık ve proje geliştirme etkinliklerinde kullanılacaktır. Üniversite-sanayi işbirliğin geliştirilmesi ve üniversitede üretilen teknolojik bilginin yeni ürün ve süreçlere dönüştürülerek ticarileştirilmesi bakımından Sakarya Üniversitemizin 2023 vizyonu ülkemizin vizyonudur.  Bu vizyonun temeli;  proje geliştirmek, Ar-Ge/inovasyon yapmak ve ileri/yüksek teknolojili ürünler üretip satmaktır. Tüm bu süreçlerin anahtarı ise teknoloji geliştirme bölgeleri ve teknoloji transfer ofisleridir.

6 kez görüntülendi.
24 Şubat 2015 - 11:37